1959’da Trabzon’da doğdu. 1983’te Karadeniz Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çorum’da beş yıl edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1988’den bu yana İstanbul’da eğitimciliği sürdürüyor.
İlk şiirleri, Trabzon’da yayımlanan İleri gazetesinde çıktı (1981). Varlık, Türk Dili, Dönemeç, Karşı, Akdeniz, Temmuz, Hayal,
SarmalÇevrim ve Edebiyat Nöbeti dergilerinde yazı ve şiirleri yayımlandı. Kıyı’da inceleme ve araştırmalarıyla göründü.
Çağdaş Yangınlar adlı şiir dosyasıyla Akademi Kitabevi 1989 Şiir
Mansiyonu’nu kazandı. İlk yapıtı aynı adla 1992’de Cem Yayınevi’nce basıldı.
İkinci kitabı Kıyılara Mektuplar, 2008’de Kıyı Yayınları’ndan çıktı.
Hazırladığı Ganita Kitabı 2011’de Kıyı Yayınları’ndan okura ulaştı.
1981
ve 1986 dönemlerinde yazı ve şiirleriyle yer aldığı Kıyı
dergisinin 2007’de 5. döneminde 212. sayısından itibaren 2017'ye
değin kapandığı 310. sayısına kadar yayın yönetmenliğini yaptı.
ÇAĞDAŞ YANGINLAR'DAN ŞİİRLER
(Ali Mustafa, Çağdaş Yangınlar, Şiirler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992 )
çağdaş yangınlar
biraz da
kerem olduğumuzdandır
sökülüp sökülüp dokunması acıların
ve
yangınlarda bitivermesi gecenin
biraz da
ulaşılmaz olduğundandır
ayaklandırması dağları ferhat'ın
ve
günün türkülerle başlayıvermesi
biraz da
çağdaş yangınlar olduğumuzdandır
çelik ışıltılar verilmesi ömrümüze
ve
yaşananların dönüşüvermesi dirence
ayrılışın ve unutuşun diliyle
ey yıldızları ve denizleri bir solukta geçiveren kalbim
düştüğün bozkırda hasat sonu ateşleriyle tutuştun
yüzünde ve odalarında fırtınalar kopan sevgilim
işte yan yanayız kalbimizin haritaları açık
bu denizler gidilir bu gemi aşar bu mavilikleri
güvertesinde hüzünler kederler ve aşklar
bozkırdan bozkıra bir düğüm çözülür mü çözülür
sesler ışıklar arasından geçilir mi geçilir
soluk soluğa içimizdeki uçuruma vardık
orada dur ve düşün kendine doğru koşuyorsun
günü tükettik gecelerin birbirine eklendiği yerde
ellerini tutsam dünyanın bütün sıcaklıkları
gözlerinden ayrılınca gözlerim kör olurum
yaklaş biraz bütün sözcükler ayaklandı dilimde
sokul yanıbaşıma büsbütün yangınlar içindeyim şimdi
o yanımdan ateşlerden öp beni dudakların yansın
artık sokakların uğultusundan okunsun bu aşk
bize kalan ayrılışların ve unutuluşların diliyle
bu şehrin ortasında tutuşur bütün yaşadıklarımız
geriye bir avuç kül kalır nereye savrulsa ordayız
beşik
sallanıyor beşik
toprak yoğuran yürekten
yün eğiren elden hız alarak
bir acıya bir sevince yaslanıp
kemençe ezgisiyle büyüyor çocuk
duvarları fındık işleme
güneş yeşilinde odaları
çalkalanan gök mavisinde
küçücük düşlerine sarınıp
deniz sesiyle uyuyor çocuk
hiç yaşanmamış sevda nerede
sormadım bilmiyorum
o beni tanımıyor ben onu
taşıdığımız eski bir beşikte
gizlenen iki bıçak izi
törem gelip alnımıza yansıyan
acılar emziren sevda
seni biz büyütmedik
hüzünler mayalayan bir beşikte
büyüdün kendiliğinden
sallanmıyor beşik
derin bir gök çizgisinde
gün doğuruyor kendini yeniden
siliniyor eski beşiklerde
uyuyan bıçak izleri
çocukluğunun atlarıyla paris
‘üç bilinmeyenli eşitsizlik sistemleri’yle
özgürlükten alınmış söylenceler kırlangıcı
çocukken kimsenin atı olmamaya karar vermişti
şimdi çocukluğunun atlarıyla paris’te
‘soba, pencere camı ve iki ekmek istiyoruz’
roman sayfalarından hayata düşürülen çığlık
‘selimiye mektupları, sanık, salpa, hücrem’
adanmış bir ömrün yürek uçları
pamuk tarlalarında kopan film şeridi
çukurova’nın ‘endişe’si, atarabacı cabbar’ın ‘umut’u
doğu’dan göçerlerin, yurtsuzların ‘sürü’sü
bir uçtan bir uca ülkesi sinemasında ‘yol’
iri kehribar gözlerinde hüzünlü bir coğrafya
öldü ölümsüzlüğü deneyerek gülüşü kaldı bizde
başucunda tekerlekli sandalyesiyle tanilli
bu filmin donan son karesinde bir dosta dokunuş
dağılan kelebek kanadıyla
yaşadıklarımızın gündemi okunaksız acı
ve ayrılıksa gözlerinin özeti
beynimi yüreğime akıtarak sevdim
dağılan kelebek kanadıyla
takvimlerden koparılan günler
kanatacaksa bütün yolculukları
pencere önlerine biriken sözler
her mevsim hazırlıktır unutuşa
duvarda askıya alınmış düşler
çiçekler çocuk sesleri bir evin yorumu
sorularla gelen akşamın kuşatması
ne yana dönülse sessizliğin izdüşümü
ah yaralı aşklarla eğitilen kalbim
düşünsem bir bıçak çağrışımı sesimde
ve boyna içimize sığınan bu susuşta
yargılanabilir her an yüzüm yüzünle
uçuşan mektup sayfalarıyla
dağlarından
yalnızlıklarından
ve gözlerinden
öperim
uçuşan mektup sayfalarıyla söylenir
ne kalır geriye
anılardan ve aşklardan başka
göçebe bir ömrün özeti
bu şehrin
ve uykuların
en tatlı yerinden
geçen trenler
götürün beni
karlar altında kaldı kalbim
kalbim
bir ateş demeti
kalbim
onulmaz
aşkların eriyeni
götürün ben
demir kapılı günler
güneşi tutup getiriyor odasına
oyun arkadaşıyla ısıtıyor uykularını
sesi duvarların örgüsünde babanın
koşup sarılamıyor ayaklarına
bir kez daha söktü örgüleri anne
bekleşilerin ilmeğinde bir ses
düşlerin derinliklerinde uyuyan sularda
usulcana yüzdürüyor tutkularını
demir kapılı günlerde anne-baba sesleri
hep geceyle boyuyor oyunlarını
bir tahta at koşuşur düşlerde şimdi
eylül’de unutmuş çocukluğunu çocuk
düş çizimi
kuşkulardan süzülmüş saatlerde
kapı vuruşlarının ürkekliğinde
dönüp gelir yaşadıklarımız
terk edilmiş odalar
tanıdık hüzün duvarları
ayrılığa işlenmiş anlar
ömrümüzün sağnağı
her şey çizilebilir bu geceye
alınıp götürülüşün senin
yaşadıklarımızın tekrarı
aynı acılarda döne döne
yağmalanmış bir sevdaydık
çizdiğimiz düşler hep kanadı
deniz ağıt
kesildi yollar
ölüm sulara
bıçaklar üşüştü
deniz ağıt
onca gülleri
acının elleri
suladı yıllarca
deniz ağıt
onca dilleri
üzüncün günleri
biledi yıllarca
deniz ağıt
yıllar yılı
sevdanın günlüğü
dokundu bu türkü
deniz ağıt
onca dil vardı ağzımda
onca yürek sol yanımda
onca insan bilincimde
deniz ağıt
düğünce günler
düğünce günleri evlerin
atlılar önü bıçak kaynaşması
ses olur yontulur güneşten
söylenir sevda türküleri
yıkımcı çağrısı gecenin
acı olur doluşur dillere
üç atlı kara cepken kuşatılı
giz olur akar denizlere
dalgalar kucaklar kıyıları
yaklaşan nedir usulca
yıldızlar bağlanır yatağında
yiter sözler dillerde
yüreğimizde işlemeli mendil
sonsuza taşır hüzünleri
ölümse izleyen ıssızda
kaynayan yaşamdır ellerde
ölümsüz sudur akar akar
koytaklarda ellerimizden uzak
çobanlar içer sürüler içer
sevdalılar bulamaz sesini
ellerimiz günışığı
süzülecek gün
ilmeği emek
üzeri gözakı işleme
kilimlerle döşeli odamıza
ellerimizde günışığı
yaşamanın sevinci
sunacak gülüşünden
bir tutam çiçek
zaman sevdalı sözlerle
örüyor yaşanılanı düşüncemize
içimizde yer açıyor kendine
gelecek günler
şimdi
mutluluğa
daha da
üretken ellerimiz
emekle yaşıt
emekle yaşıt bir imece bu
ekin veriliyor derinlere
yürekte boy veriyor uçlar
insanla yaşıt bir sevda bu
günden geceye eklenirler
toprak elleri toprak yürekleri
toprakla yoğrulmuş hamur ömürleri
delikanlılar kızlar gelinler
yoksulca günler ardında
örtünürler ortak bir hüznü
sarındıkları diken taş toprak
çöker üzerlerine azar azar
tütünün ağusunu balca
fındığın zifirini gülce
çayın rengini narca
taşırlar imece günlerine
emekleri yıldızlarca çok
yüzlerinde sevinç izleri yok
fadime, asiye, dursun, gülizar
fındık dallarında
tütün damarlarında
çay yapraklarında
kalır yoksullukları kâr
gökyüzüne yakışan
gökyüzüne yakışan
kuşların boyna seslerimizi taşımaları
sonra mavinin derinliklerinde
kanat çırpmaları
özgürlüğe taşımaları
hayatımızı
gökyüzüne yakışan budur işte
bahardan kalan kır çiçeklerini
göğsümüze bastırmamız
ta kalbimizin içinde saklamamız
renklerini ve kokularını
bir silahın soğukluğunda
çiçeklerden ve aşktan başka
ne ısıtabilir yaşadıklarımızı
gökyüzüne yakışan
akşamın kalabalığına karışıp gitmek
sesler, ışıklar arasından koşmak
evlere, odalara, yalnızlıklara dağılmak
gökyüzüne yakışan budur işte
ellerimizin sıcaklığı,
ellerimizin üretkenliği
gidenlere
ayrılıklarla sınanmış ömrümüzde
yarım kalmış aşklar var daha
söylemeye dilim varmıyor şimdi
ölüm ip-ince bir sözcük boynunda
gün açar yüreğimizin rengiyle
sen göremezsin gözlerin nerde
çiçeklerin kök çürüttüğü derinde
uyanamadıkça kara bir yerde
toprağında tohumlar çatlar her gün
ellerinin sıcaklığında ellerim
gün çiçeklerine su verir canevin
gözlerinin derinliğinde gözlerim
bütün bunları görüyorum götürülüşünde
tohumsun, gün çiçeğisin, hasretsin
soframızda bölüşülen sıcacık ekmek
hep aramızda yaşayansın, gidensin
gülinsan
bir gün bir kente bir atlı geldi
yüzünde yüzlerce yıllık yol ağrısı
yine de gülyüzdü
kör güneşin altında
bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki yeryüzü gülsü
eğildi bir gül koparmaya
kıyamadı
bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki yeryüzü ışıksı
uzandı ışıktan bir tutam çıkarmaya
kıyamadı
bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki gülinsanlar
eğilirler gül koparmaya
bakamadı
bir gün kente bir atlı geldi
atı al güldü kendisi
kent kent olalı
görmemişti böyle gülinsan
hasret duyuruları
dağ başlarına gelir yankısı
bir gazete köşeciğine sığınmış
onulmaz sözlerle eritir içimizi
hasret duyuruları siner bozkıra
gizli tutulmuş ezgilerle söylenir
hayatın nakışları dilimizden söküldü
sonra giderek dağları ayaklandıran
haykırışlara dönüştü sesimizle
bozkıra doğru yürüyoruz bir akşamüstü
yedeğimizde sevdiklerimizin haberleri
görür gibiyiz dağların ardından şimdi
varılmayan boydan boya kuşatılmış bir ülke
pir sultan olana
kırar
ölüm çiçeği açıvermiş dallarını
ipe boyun eğmez ağaç
sırtında acının giysisi
ünler pir sultan olan
sallanır bir insan
yüzlerce yıldır utanç ağacında
yüreğinde ölümsüz umu
dallanır bir insan acıda
dağılır meyveleri yeryüzüne
toprağa düşende pir sultan
açılır gözleri bir çocuğun
karışır soluğu soluğumuza
hükümdür
kerpiçleri yalayıp geçen
bir hüzün var bu odada
geceler köpürmüş atlar
doludizgin akıyor içimize
tek göz evlere sığınmış ömrümüz
hükümdür: toprakla yıkayın yüzünüzü
unutulmuşlukta bir kibrit yakımı
aranır bir insanın sıcaklığı
toprak damlı evlerin uykusunda
geceleri toprak akar düşlere
umuttuk kâğıt üzerinde unutulduk
evleriyiz yoksulluğun: hükümdür
unutulmuş kıyıda
ilmeği alınteriyle ıslanmış
ince işlenmiş sevdaydı yaşamak
şimdi hep ağıtlarla örtüyoruz
kimsesiz odalarını evlerin
yaprak yumuşaklığında gün
unutulmuş kıyıları düşünüyoruz
göçmen konuklarıyız suların
deniz kuşlarıyla değişken
yarım kalmış düşlerini senin
sürüyorum yaralar almış göğsüme
kurşun kuşlar inip kalkıyor
taşıyor yaşadıklarımızı sulardan
yüreklerimizi serdik geceye
uyuduk uyandık sevdalardan
eskimeyen yüzünde kıyıların
dokunduk bir türkü yıllardan
yürek örten
birazdan
düşlerin çatıları çökecek
ve ben düşeceğim
sıcacık uykularımdan
gecenin derinliklerine
üşüyorum bu sevdada
yüreğinle ört beni
ilk yangınlar
uyandım uyandırdım güneşi
ilk yangınları aşılanan günleri
ve seni ve yaşamı
seviyorum kurşun taşıyan güzelliğini
varacağımız dinmeyen yangınlar evi
düşüp odalarına yanabilir misin
uyanınca sevda uykularımdan
kül olurum bu bekleyişte kerem’ce
gün geceye karışır ölüm gelince
sevda bilince yüreğim yüreğine
sen gidince bütün düşler yarım
susarsın dilimde yoksul sesim
kendi dilince bir aşk
ve orada öpmüştüm seni
içimizden akışan sıcaklığı
bir kedicikten başka
kimsecikler görmemişti
ne yapı işçileri
ne sokaklardan gelip geçenler
adımızı kim olduğumuzu bilmeyen
o merdiven başı tanık
sözler unutulmuştu
dilsiz bir anı yaşıyorduk
incelikler şarkısı
biz hep hayatın en ince yerlerine tutunduk
avuçlarımızdan kayıp gitti yaşananlar
oysa bu şehrin delişmen, huysuz ışıklarında
düşler gibiydik
dağ başlarından akışıp gelen ırmaklar gibi
yaşamak istedik
yaşamak
inadına yaşamak varken aşkı ve kederi
biz hep hayatın en ince yerlerine tutunduk
tırmandıkça kayıp düştüğümüz uçurum
bir kıyısına tutunduğumuz düşlenişler
biz bıraksak bırakmazdı hayat
kaçıp gitmek varken buradayız işte
soluk soluğa
yaşanacak
ateş altında
kaç hayatın ardından kuş uçurttuk
hâlâ bekler kapı önlerinde bir kadın
günboyu süpürür beklediklerinden kalanı
bir çocuğun yumuk yumuk elleri
açar bakarsınız
bir ses
"baba nerede"
kaç yüz değişir kendini böyle yaşadıklarıyla
ve ömrün öyle bir yerine gelmişken
neler bırakılmaz tadı damağımızda
sevgilim desen
anam desen
çocuğum desen
bütün sözcükleri ateş altındadır dilinin
kırılan kalem sesiyle
... ... ... yürüdün
içindeki bütün yollar tükendi
kendini göremediğin bir ayna
dokun yaşadıklarına
uçuruma doğru bir koşu
her şey dört adımla tanımlanır
kanatsız yaşamak
yedeğe alınan günleri taşırız
gizlimizde
ve bir an
soluğumuz da
yetmeyebilir
son öpüşmelere
… ... ...
keşke ışığı olsaydın yazı masamın
şimdi ellerimi ayaklarımı kuşattın
bedenim susmuş
konuşmam
konuşmuyorum
dilimde
sözcükler
kırıldı
yanımda kimseler yok
düşündüklerimden
başka
kırılan kalem sesiyle …
kitaplara yazılmamış aşklar
ilkyaz çağrısındaki kuşlarca
kanat çırpıyoruz ayrılığa
diken tellerde ellerimiz
diken tellerde günlerimiz
sesleri çiçek açar çocukların
okul dönüşü toprak yollarda
kitaplara yazılmamış bir aşk
gelip geçer ömrümüzden
işbaşı yapan insanlar görüyorum
makine sesleriyle örülüyor gün
sana anlatmam gerekiyor onları
çokluk yoksulluktan eskir yüzleri
bir gün denizin kıyıcığında yine
yosun kokulu çağrısında suların
oturdum aşkı düşündüm bir başıma
dahası yüreğime düşen ilkyazı
ne yalnızlıklar bilirdim
şimdi hepsini unuttum sen varsın
bak içimizdeki sevgi dalları
anladılar bizi erken çiçeğe kurdular
çiçeklendi ellerim dokunuyorum
saçlarının ilkyaz yumuşaklığına
getirdiğim şiirler kalbimin güncesi
okusam usul sesle dinler misin
mevsim bahar ve kurşun
mevsim bahar ve kurşun
koşun yakalayın hayatı
en ince yerlerinden
mevsim bahar ve görmüşüm
uçan kuşun kanadını
tomurcuklanan çiçeği
güzelim mayıs gününü
delip geçmiştir kurşun
koşun kaldırın
incecik bedeninden
tam alnının ortasında
usuldan bir mayıs çiçeği
mevsim bahar ve üretim
alnımda apansız bir kurşun
yarına doğru yürümüşüm
suların ve yıldızların
aktığı yerden
istanbul’dan
orhan kemal’in romanlarında
hani ben çukurova’ydım
orhan kemal’in romanlarında
şimdi küçücük evlerin
sindirilmiş insanları gibi
güncesi tekrarlanan bir acıyım
tarihin eskitemediği kitaplarda
söktük yörük çadırlarımızı
söker gibi yüreklerimizi derinden
toprağın direncini nakışladığımız
afşar kilimlerini indirdik duvarlardan
sırtlarımızda denklerimiz
yaşama acemiyiz
gözleri yeni açılan çocuklar gibi
trenler alır götürür beni
sorarım sabırda patlayan tohuma
bıçak altında çiçeğe duran ağaçlara
sana gelirim çukurova
ömrümüzü ekip biçtiğimiz toprağına
iyileşmeyen yarana
günün ilk çığlıklarıdır çoğalan
acı kabuk bağlayınca içimizde
hamurunu yoğurur kadınlarımız
pamuktan yumuşacık sevdayla
keskin ağızlı kılıçlar oluruz
kentin bulvarlarında
soru izleri
tat verir toprağa yağmurlar
ben geçerim tutulmuş köprülerden
gün döner yatağına vuruldukça
kuytularda, köreltilmiş ışıklarda
bir ana örgü örer bekleyişlerden
yaşlandırır geceyi yağmurlar
ben geçerim akışı bulanan sulardan
kan yüzlü bıçak uykularda gezinir
bir ana gözlerini dağlar gizlediklerinden
yüreklerimizin gidilmemiş dağları
sık dokunmuş sevdalarla döşeli
bir bir çözülüyor ilmeği ömrümüzün
ellerinde dinmeyen soru izleri
dönüyor oğlun sıcacık kucağına
sevincimizin alevinde beklettik
yitik günlerimi demleyen sabrımızı
senle ben anacığım dilleşemedik
ezim günlerinden bu yana
içimize akıtılan kurşunda ayrılık
öncesiz ve sonrasız
bütün yollar, yolculuklar senden uzağa
kentlerin ışıkları, evlerin sıcaklığı
her sabah doğu rüzgârlarında
bütün dağlar senden yakına
haritalar uçurumlara açılır
yüzünden dilsiz bir ülke geçer
bir turna sürüsü geçer
gökyüzünü yitirmiş
bütün diller senden uzağa
bir sen misin böyle
kimliğini yitirmiş, aşksız ve adressiz
kasketinden güneş geçmez
üşüyen bir hayat geçer
bir sen misin böyle
sesin diken tellerde
sözcüklerin en yaralısı göçmenlik
gelip konuştur dilinin bir kıyıcığına
sözcük emziren
sözcük emziren ana
süt veriyor yaşama
büyütüyor çocuğunu
ak kâğıttan beşikte
tanık şiir
yakılmış sözlerle geldi
derin sürülmüş ekin toprağına
zamana tanık elleri
araladı kabuğuna sinmiş günleri
dilleri yılların örgüsünde
direnen çiçekler açardı
yürüdü alevlerin ortasına
ısıdan sözler sundu
yitik yaz
kıyılara vardık ki yitik yaz burası
denenmiş bıçaklı suların tadı
ellerimizi uzattık sundu küllerini
bu ölüm kapılar aralanınca
bekledik eşiğinde kuşatılmış gecelerin
gövdesi hasret yüklü yelkenlileri
inenleri kucakladık yüreğimize gizlenerek
yaşadıklarımızın bir kıyısına ayrılık yaz
hayat derin solumalarıyla ellerimizde
geride bıraktığımız savrulmuş günler
sonra ayrılıklara dağıldık azar azar
böyle sürmez sevdiğim mevsimler
çocukluğumuzu kuşandık bu gece
yarım kalmış öykümüzü konuştuk
çay içtik unutulmuş deniz deminde
tanığız durulan sulara yazı getirecek
düşlerde kaldı sevdalar çok uzağız
yürüdüğümüz yollar boylu boyunca
silinir iz geçer unutuşun üzerinden
sular anlatır bizi kıyılarda kalanlara
yurdumsun
eriyen güneşinde
geceye düşen cemresinde
pamuk toplar ellerimiz
iplik işler makinelerde
yurdumsun
üşüyen toprağında
dirim verir güne gözlerimiz
yaşam sonsuz bir kilim
dokunur yürek tezgâhında
yurdumsun
yurdundan ve uzaklardan
kalbi unutuşlara sesi aşklara savrulmuşsa
yaralayan ve sargılayan hayat yurdudur şairin
manolya ağacının dallarına takılan uçurtma
geri getiremez değnekten atıyla çocukluğunu
belleğe sığmayan kolkola yürüyüşlerden kalan
soluk soluğa söylenmiş bir istanbul senfonisi
dağları ve yoksullukları aşıp varmıştır kendisine
bütün yarım kalan şeyler adına bugüne yeniden
yüzünün bir kıyısına gündoğumunu iliştirmiş
beyaz önlüğünün yakasına sakındığı karanfili
doğumla ölüm arası hep aynı günceyi tutar
bütün saksılarda aynı gizli çiçekleri şimdi
sularda çekip çıkardığı bir yalnızlık ebrusu
sanki kırk bir yere üflenen eski zaman ezgisi
büyük masanın arkasında şiire yakın oturur
coğrafyası akıp giden sokakların uğultusu
boyna at koşturur türkçe’nin ovalarında
şiir değil hayatın çığlığı dilinden kopan
arasıra neden asaf halet ve her zaman nâzım hikmet
şiir sofralarının konuğu gurbetçisi türkçe’nin
sözlerden, renklerden ve düşlerden damıtılan
şimdi büyük masanın üstünde bir ömrün özeti
göğün ve denizin mavisine karışmışsa yaşadıkları
sorgulayan ve dönüştüren hayat yurdudur şairin
yürekevi
savurarak sevdalar içre günlerimizi
bir yaz gelip geçiyor ömrümüzden
ey
sofrasına konuk olduğumuz
yapısı kardeşlikle yoğrulu gelecek
odalarına serdiğimiz sıcaklık
dokuyup çoğalttığımız
emeğimiz
ve
üzüncümüzün gözesinde
demlenip duran bungun gece
acıların tekrarında yorulmadık
gün eşiği yine yüzümüzü taşımaktan
varacağımız
herkese yeten su
içeceğimiz
sevinç
ve
kocaman
göz
göz
bir ev
yaşamak
şimdi
sokulup soluklarımıza uyuyabiliriz
odalarında yürekevimizin
savurarak yangınlar içre günlerimizi
bir güz gelip geçti ömrümüzden
üşüyen türkçe'yle
ve o güzel insanlar
o güzel atlara
bindiler
çekip gittiler
yaşar kemal
yedeğinde üşüyen türkçe'le hakkari'sin
at sırtında üç gün üç gece yollar kimliksiz
uzak kasabaların ışıkları saplanır kalbine
ve boyna kar yağar yürüyüşlerin önüne
alışmalısın artık dağların öteki diline
günün içeriğinde çok elli kadınlar görüyorum
dokuyorlar taze ömürlerini tezgâhlarda
bakır dövme yüzler unutulmuş uzak ülkelerde
yorgun elleri bulamayan mektuplar döner gelir
gümüş-kan-atlara sarılı haberin gelir
okunmaz sayfalara işlenen ince duygular
tanığı kuşlar soluk soluğa baharın ve
ansızın ağaçları işgal eyleyen kuşların
uzanamadığımız maviliklerden uçup gelirler
bir akşamı düşün susturulmuş kentleri
binbir renk seslerin sokaklardan götürülüşünü
düşün bozkırın ortasında yalnız açan çiçekleri
dokunsam renklerine buz keser yaşadıklarım
odaların loşluğu neden hangi kapılarda yüzün
yoksul ve umarsız sözcükler yoğurur dilim
tanımla ey ömrüm bu kadar genç mi ölüm
ali mustafa’nın kitaplaşmamış şiirlerinden
(1991-2021)
düş kanatlı karıncalar
bir kentin bırakıldığı yerde
bir büyükanne ölür
üşür masalların sıcak koynu
başucunda üç dudak kıpırtısı
sonrası bir taşın yalnızlığı
bir kentin bırakıldığı yerde
çocukluktan kopup gelen tel çemberle
kar yağar boyna oyuncakların üstüne
kuşlarla bölüşülmüş ekmek sonrası
bir kentin bırakıldığı yerde
pencerelerden sokaklar dolar içeri
geçen günlere bir gönderme
güz sonrası ağaçlar gibi
çırılçıplak bir ömür sonrası
bir kentin bırakıldığı yerde
duvarlarda siyah beyaz fotoğrafın sesi
bakır tabakalara oyulmuş aşklar sonrası
yaşandığı kadar yaşanmış bir hayat
bir kentin bırakıldığı yerde
düş kanatlı karıncalar uçuşur şimdi
depreşen ağustos’un ellerinde
kimse var mı orda
orda depreşen ağustos'un ellerine kaptırmış saçlarını
upuzun kesmeye kıyamamış sevdalı günlere doğru uzatmış
şimdi taş toprak demir beton yığınlarına karışmış ömrü
kapısını çaldığı evi her gece sıcaklığına uzandığı yatağı
yıkımcı bir ağustos gecesinin çöküntüsüne bulanmış
-kimse var mı orda
orda çocukların düşlerine beton parçaları yağmış
bir daha yaz oyunlarına taşınmayacak cıvıltıları
salıncaklar üç tekerlekli bisikletler alfabeler
renkli kalemler öğretmenim öğretmenim diye seslenmeler
annesiz babasız kardeşsiz bir ülkenin hiç büyümeyecek çocukları
-kimse var mı orda
orda yıldızların yakınlığına sığınmışlar yorgan yapmışlar korkuyu
evlere taşınan sıcacık ekmek ocakta kaynayan tencere yok
zil çalmıyor kapı açılmıyor uçup gitmiş sıcaklığı odaların
evler can çekişiyor insansız evler evsiz insanlar orda
-kimse var mı orda
orda ses veren kimse yok koltukta uyuyan kedi raftaki kitap
orda birbirine sarılan âşıklar çocuğunu kucaklayan baba
orda anne kucağı çocuk kokusu sevgili yumuşaklığı
orda depreşen ağustos'un ellerinde bir ülkenin yırtılmış coğrafyası
orda
orda
orda
(17 ağustos 1999-avcılar)
kentlerin ve aşkların uçurumunda
annem eriyen bir öpücük şimdi düşlerin salıncağında
çabuk büyüyeyim diye dudaklarıyla örterdi beni geceleri
gökyüzünden kuşların uçuşunu çalmayayım diye
renkli kalemler kâğıtlar bırakırdı çocukluğuma
annem üşüyen bir kalp sıcaklığı dokunuşlarıma
uzaklarda bir baba okşayışını yanıp sönen gemici feneri
baş döndüren sarı orman çiçeklerinin çağrısı
çiğneyince ağızda dağılıverir düş kokuları
annem çoğalan hüzünler toplamı şimdi
kırık bir dal ucunda unutulmuş oğul çağrısı
sesine ve yüzüne bir daha dokunamam belki
kentlerin ve aşkların uçurumunda bir çığlık
anne
anne
anne
bana sorulunca
hayatla vedalaşma anlarının uçurumunda bıraktım onu
siyah-beyaz bir dicle akşamından çekip almıştım oysa
nasıl da yakışırdı yüzü bakır tozları sinmiş fotoğraflara
çıplak ayakla taş toplanan günlerden almıştım onu
nasıl da yakışırdı yüzü kara önlüklü çocuklara
çocuklar ki uçurtmaları asılı kalmış göğün aynasında
uzuneşek çelik çomak ikinci bir emre kadar büyümeleri de
bir gün yaşanmamıştır sanki alfabelere uzanmadan eller
bahar değil aşk değil yanık insan kokuyor hava
hayata saldırı anlarının coğrafyasında yitirdim onu
ekmeğimiz kararmış aşkla buğulanan günler solmuş
börtü böcek çekip gitmiş akarsularla kanatılmış kalbimiz
dicle'nin üstünden uçmaz belki bir daha turnalar
gençliğine bir göndermedir o umarsız köylerin dilsizliği
bir aşktan bir aşka derinleşen türkülerin diliyle yolcusun
artık gözlerinin sıcaklığı bir parantezin içine sığmıyor
sıvas için gülbank
ah
güvercin
ah
sıvas göklerinde uçuşun tutuştu
madımak oteli'nin saçaklarında kanatların kül
içerde saat:14.30
fotoğraf
-merdiven başı-
yakılmadan önce hepimiz bu fotoğraftaydık
asım bezirci - yangınlar arşivlenir miydi
behçet aysan - şiiri yazılır mı bu katliamın
metin altıok - gezgin midir yürek küllerde
uğur kaynar - el yazılarında yangın çıkar mı
hasret gültekin - sazın tellerinde tutuşur mu aşklar
ah
güvercin
ah
dışarda saat:19.00
kamera
-sokak araları-
yakmadan önce hepiniz bu filmdesiniz
adlarınız yüzleriniz aşklarınız yok mu sizin
yakarak ülkemin aydınlıklarını şenleniyorsunuz
mağaralarınıza dönün siz
mağaralarınıza dönün
mağaralarınıza
ah
güvercin
ah
burda zamanı dönmüş bir ülke
ekranlara dokunan milyonlarca el
alevleri bir tutabilsek ah tutabilsek
ah
güvercin
ah
söz küldür şimdi şiir kül saz kül
bezirci, aysan, altıok, kaynar, gültekin, nesimi
seçilmiyor artık yüzleri ne saat kaldı ne merdiven başı
yakıldı güvercinlerin uçuşu sıvas göklerinde
"gelin canlar bir olalım
bir yürüyüş eyleyelim"
sıvas unutulmasın
ah
güvercin
ah
istanbul'a aşk
öptüm bu şehri en duyarlı yerlerinden
bolkonlarında usulca açan sardunyalarından
ışıklara bulanmış caddelerinden, evlerinden
sesinden, soluğundan, makinelerinden öptüm
öptüm inanılmaz bir aşkla ve inatla
iş dönüşü, yorgun yürüyüşler, kalabalıklar
vapurlar, trenler, duraklar, satıcılar hele
emekle yoğrulan günlerinden, alınterinden
fabrika çıkışlarından, atölyelerinden öptüm
öptüm tükenmez bir sabırla ve inançla
sularından, boğaziçi’nden, balıkçı teknelerinden
camilerinden, saraylarından, gecekondularından
milyonlarca yaşama direncinden, işçilerinden
atardamarlarından, insan dolaşımından öptüm
sen istanbul’sun sevgilim, seni öptüm
çocukluğa uçurtma
kardeşler gökyüzünün telli duvağına yakalandım küçüldükçe
yaslasaydım düşlerimi keşke börtü böceğin çiçeğin uğultusuna
beş adımda beş taş bilyelerimi kaybettim saklanmıştım güneşe
moraların morarma mevsimi bir aşka durmuş ellerimi unutmuşum
derinden derine çimen kokusu karıncaların göç yolları gözlerim
yuvasından uçurduğum kuşlar affedin beni düşlerim gökyüzü
karaağaçların karaltısında usulcacık bir dere olsaydım
aksaydım kağıttan kayıklarımla beni bekleyen denizlerime
kemeraltı’nda kumaş kokularına sinmiş kara önlük günleri
kaybolduğum sokaklardan adsız çocuklara bir gönderme
eğri büğrü yollarında çömlekçi’nin bir alfabelik koşu
burdan ötesi sınır boyları hayatımıza dair ne varsa
dikenli tellere takıldı mintanım kış günü içim ısınsın
anlat bana ey çocukluk unutma mevsimini kiraz ağaçlarını
gövdesine yaslandığım kızılcık belleğin rengi hatırladıkça
denize doğru uzansaydım gam yemezdim sevseydin beni
sokakları azımsama yıkılan evleri boydan boya arafilboy
kentlere dair aşklara boyun eğmişim tuğram bozuk
trabzon adımla unuttuğum kent kalbimin yarısı kurtarılmış bölge
ocağına düşmüşüm ey hayat ey şiir çocukluğa uçurtma
*Kıyı, Ocak-Şubat 2009, Sayı: 206
sondan önceki bahar
sondan önceki baharda
eşitlenmiş düşler
dünyanın bütün nehirlerine:
“kardeşçe hayat”
hücre
kuş sesleri
kar aydınlığı
“hayata dönüş”
hemşin’de
hem şiir
hem bahar
deniz
anne
rüzgâr
baba
hücre
oğul
ne kalır geriye
dağlı bir çalgıya üflenen
son
nefesten
son
mektup
tabuta ilişik
kırmızı türküler
hayat yoldaşları
hatırlayınız
yas ülkesinin çocukları
sondan önceki bahara gömüldüler
mezar taşı çocukları
ah
bilge çayırlar
taş yapılara kan sıçradı
ovaların ıssızlığı yırtıldı
rengimiz kırmızıdan
yana yana
ocağımıza aşk düştü
yüreğimize
kurşun
kurşun
kurşun
oracıkta
odacıkta
gülüş gülüş
paramparça
parça
hayat ki saklımızda el yordamı
ey gece
ört üstünü
mezar taşı çocuklarının
yoksulluğun ayakucu
açıkta kalsın
kalsın
nehirler duruşması
… …
ekmeğimiz ıslandı
uykuda ve akışta
biriktirdiğimiz hayat
göz sözü görmez oldu
dedi adam
… …
emzikte bir bebek
ayçiçeği tarlaları
ağaçların boyun eğişi
şuradaydı başımı koyduğum yastık
güne varışta ve aşkta
bekleyenim yok
dedi kadın
… …
sokağa çizilmiş beştaş oyunu
rüzgâra yakalanmış minicik eller
denizin karşı yakası
oyuncak bir tabut
yağmur unutturdu bizi
dedi çocuk
… …
adam
kadın
ve çocuk
nehirler duruşmasında
siz de orda mıydınız?
tek’elden
bugünlere dair
durumlar
yüzleşmemiz
sudan baskı
delip geçen içimizi
elimizin nasırından
su geçmez ki
bir köşe başında
durup beklerim
orda
soğukluğun içinde
bırakıp gitme
bir ekmek
bir de aşk
orda
durma öyle
uzağımsın
kalbime bastırdığım
tek elden
tek aşk
tek direniş
yüzün yüzümde
adın adımda
başkaları da var
kol gücüm
direncim
yoksulluğun orta yeri
şair sözüne birikmiş
güngör gençay’a güzelleme
güngör gençay
hep gözlerinin mavisinden
bakardı
dünyaya
hemen şuracıkta
taksim meydanı
gelincik tarlası
olsun isterdi
oradan
galata kulesi’nin eteğinden
gelip geçenler
hey
hey
orada bir sofra kurulmuşsa
bir üzüm tanesi bile
bölüşülsün isterdi
hep deniz gezmiş’in yaşındaydı
bir eylemde
bir şiirde
ille de yaşamakta
eşitlik olsun
isterdi
altta
yağız toprak
üstte
nâzım’ın kardeşçe ormanı
uzaktır belki
bir rüzgârın ardında
gezi parkı’nın anne köpeği*
gezi parkı’nı ne güzel bölüşürdün
börtü böcek
kuşlar ve
kediciklerle
yavrulamıştın daha mayıs sonlarında
emzirmeye doyamadın enikçiklerini
bir şafak vakti
yavrucuklarını gaz bombaları emzirdi
savruldun beyaz bir bulutun ölümcüllüğünde
gel bu haziran meydanında dolaşma
yana yakıla
canım, gülüm
anne köpek
kurbanın olayım
memeciklerinden süt taşıyor
yavrularını arayıp durursu
ağlayıp
inleyip dağlama yüreğimi
* şiir değil yürekten kopan çığlıktır
nehirlerin uğultusu
-yılmaz güney için-
yılları
büküp geçmiş zaman alnacından
hüzünle gelip konmuş nicesine voltaya
kaç
mapusane kaç zulada sınanmış
katlana katlana bir ucunda unutulmuş
kaybolup
gitmesin yüreğin yarısına
yürüyüşlerden kesilmiş anmalıklar
boylu
boyunca siyah beyaz hayatlara
eklenip giden nehirlerin uğultusunda
güzel emek
günlerimiz yarına yakındır
yürümekten onca güneşleri
hız alıp hayatlarımız eklenende
davranıp kalkmalı bir daha ayağa
yıldızlar ağdı üzerimizden
göklere
ellerimiz daha da üretken olanda
sarılıp sarmalandı yaşananlar
biz güzel eyledik yeryüzünü
yurtsama
yurdundan
koparılınca
yeni bir gökyüzü
bulamazsın/
kuşlar ne
yana kanat çırpsa
o mavilikte
uçamazsın/
derelerin,
ırmakların
uğultusunda sesleri
unutamazsın/
yedi
denizler aşsan da
toprağında kokun
silemezsin/
iyimserlik
kar yağmış
hayatımıza
siyah beyaz
zamanlara
güneşi zapt
etmiş çocuk
tel
çemberden geçirmiş
çok eski bir
arkadaşlığı
uçurtmuş
çocukluğa
sait faik'ten sonra
sait
faik'ten sonra
son kuşlar da gitti
nice güzellikler
dereler
ağaçlar
yamaçlar gitti
sonra bir
gün
bahar da gitti
kışlar veda etmek üzere
sonbahar can çekişiyor
elimizde kala kala
ölümden bir yaz
mevsimlerin
boşluğuna düştük

