22 Mart 2026 Pazar

Ali Mustafa, "Çağdaş Yangınlar" ve Kitaplaşmamış Şiirler


Ali Mustafa, Trabzon 1989 (Fotoğraf: Mustafa Reşat Sümerkan)
 
Ali Mustafa'nın Yaşamöyküsü       

1959’da Trabzon’da doğdu. 1983’te Karadeniz Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çorum’da beş yıl edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1988’den bu yana İstanbul’da eğitimciliği sürdürüyor.

İlk şiirleri, Trabzon’da yayımlanan İleri gazetesinde çıktı (1981). Varlık, Türk Dili, Dönemeç, Karşı, Akdeniz, Temmuz, Hayal, SarmalÇevrim ve Edebiyat Nöbeti dergilerinde yazı ve şiirleri yayımlandı.  Kıyı’da inceleme ve araştırmalarıyla göründü.

Çağdaş Yangınlar adlı şiir dosyasıyla Akademi Kitabevi 1989 Şiir Mansiyonu’nu kazandı. İlk yapıtı aynı adla 1992’de Cem Yayınevi’nce basıldı. İkinci kitabı Kıyılara Mektuplar, 2008’de Kıyı Yayınları’ndan çıktı. Hazırladığı Ganita Kitabı 2011’de Kıyı Yayınları’ndan okura ulaştı. 


1981 ve 1986  dönemlerinde yazı ve şiirleriyle yer aldığı Kıyı dergisinin 2007’de 5. döneminde 212. sayısından itibaren  2017'ye  değin kapandığı 310. sayısına kadar yayın yönetmenliğini yaptı.

ÇAĞDAŞ YANGINLAR'DAN ŞİİRLER

(Ali Mustafa, Çağdaş Yangınlar, Şiirler, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992 )


   

çağdaş yangınlar

biraz da
kerem olduğumuzdandır
sökülüp sökülüp dokunması acıların
ve
yangınlarda bitivermesi gecenin

biraz da
ulaşılmaz olduğundandır
ayaklandırması dağları ferhat'ın
ve
günün türkülerle başlayıvermesi

biraz da
çağdaş yangınlar olduğumuzdandır
çelik ışıltılar verilmesi ömrümüze
ve
yaşananların dönüşüvermesi dirence


ayrılışın ve unutuşun diliyle

ey yıldızları ve denizleri bir solukta geçiveren kalbim
düştüğün bozkırda hasat sonu ateşleriyle tutuştun

yüzünde ve odalarında fırtınalar kopan sevgilim
işte yan yanayız kalbimizin haritaları açık

bu denizler gidilir bu gemi aşar bu mavilikleri
güvertesinde hüzünler kederler ve aşklar

bozkırdan bozkıra bir düğüm çözülür mü çözülür
sesler ışıklar arasından geçilir mi geçilir

soluk soluğa içimizdeki uçuruma vardık
orada dur ve düşün kendine doğru koşuyorsun

günü tükettik gecelerin birbirine eklendiği yerde
ellerini tutsam dünyanın bütün sıcaklıkları

gözlerinden ayrılınca gözlerim kör olurum
yaklaş biraz bütün sözcükler ayaklandı dilimde

sokul yanıbaşıma büsbütün yangınlar içindeyim şimdi
o yanımdan ateşlerden öp beni dudakların yansın

artık sokakların uğultusundan okunsun bu aşk
bize kalan ayrılışların ve unutuluşların diliyle

bu şehrin ortasında tutuşur bütün yaşadıklarımız
geriye bir avuç kül kalır nereye savrulsa ordayız


beşik

sallanıyor beşik
toprak yoğuran yürekten
yün eğiren elden hız alarak
bir acıya bir sevince yaslanıp
kemençe ezgisiyle büyüyor çocuk

duvarları fındık işleme
güneş yeşilinde odaları
çalkalanan gök mavisinde
küçücük düşlerine sarınıp
deniz sesiyle uyuyor çocuk

hiç yaşanmamış sevda nerede
sormadım bilmiyorum
o beni tanımıyor ben onu
taşıdığımız eski bir beşikte
gizlenen iki bıçak izi

törem gelip alnımıza yansıyan
acılar emziren sevda
seni biz büyütmedik
hüzünler mayalayan bir beşikte
büyüdün kendiliğinden

sallanmıyor beşik
derin bir gök çizgisinde
gün doğuruyor kendini yeniden
siliniyor eski beşiklerde
uyuyan bıçak izleri


çocukluğunun atlarıyla paris

‘üç bilinmeyenli eşitsizlik sistemleri’yle
özgürlükten alınmış söylenceler kırlangıcı
çocukken kimsenin atı olmamaya karar vermişti
şimdi çocukluğunun atlarıyla paris’te

‘soba, pencere camı ve iki ekmek istiyoruz’
roman sayfalarından hayata düşürülen çığlık
‘selimiye mektupları, sanık, salpa, hücrem’
adanmış bir ömrün yürek uçları

pamuk tarlalarında kopan film şeridi
çukurova’nın ‘endişe’si, atarabacı cabbar’ın ‘umut’u
doğu’dan göçerlerin, yurtsuzların ‘sürü’sü
bir uçtan bir uca ülkesi sinemasında ‘yol’

iri kehribar gözlerinde hüzünlü bir coğrafya
öldü ölümsüzlüğü deneyerek gülüşü kaldı bizde
başucunda tekerlekli sandalyesiyle tanilli
bu filmin donan son karesinde bir dosta dokunuş


dağılan kelebek kanadıyla

yaşadıklarımızın gündemi okunaksız acı
ve ayrılıksa gözlerinin özeti
beynimi yüreğime akıtarak sevdim
dağılan kelebek kanadıyla

takvimlerden koparılan günler
kanatacaksa bütün yolculukları
pencere önlerine biriken sözler
her mevsim hazırlıktır unutuşa

duvarda askıya alınmış düşler
çiçekler çocuk sesleri bir evin yorumu
sorularla gelen akşamın kuşatması
ne yana dönülse sessizliğin izdüşümü

ah yaralı aşklarla eğitilen kalbim
düşünsem bir bıçak çağrışımı sesimde
ve boyna içimize sığınan bu susuşta
yargılanabilir her an yüzüm yüzünle


uçuşan mektup sayfalarıyla

dağlarından
                    yalnızlıklarından
                                               ve gözlerinden
                                                                    öperim
uçuşan mektup sayfalarıyla söylenir
ne kalır geriye
                         anılardan ve aşklardan başka
                                        göçebe bir ömrün özeti
bu şehrin
               ve uykuların
                                    en tatlı yerinden
                                                       geçen trenler
                                                                götürün beni
karlar altında kaldı kalbim
    kalbim
               bir ateş demeti
                                    kalbim
                                                 onulmaz               
                                                         aşkların eriyeni
                                                                    götürün ben


demir kapılı günler


güneşi tutup getiriyor odasına
oyun arkadaşıyla ısıtıyor uykularını

sesi duvarların örgüsünde babanın
koşup sarılamıyor ayaklarına

bir kez daha söktü örgüleri anne
bekleşilerin ilmeğinde bir ses

düşlerin derinliklerinde uyuyan sularda
usulcana yüzdürüyor tutkularını

demir kapılı günlerde anne-baba sesleri
hep geceyle boyuyor oyunlarını

bir tahta at koşuşur düşlerde şimdi
eylül’de unutmuş çocukluğunu çocuk


düş çizimi

kuşkulardan süzülmüş saatlerde
kapı vuruşlarının ürkekliğinde
dönüp gelir yaşadıklarımız

terk edilmiş odalar
tanıdık hüzün duvarları
ayrılığa işlenmiş anlar
ömrümüzün sağnağı

her şey çizilebilir bu geceye
alınıp götürülüşün senin
yaşadıklarımızın tekrarı

aynı acılarda döne döne
yağmalanmış bir sevdaydık
çizdiğimiz düşler hep kanadı


deniz ağıt

kesildi yollar
ölüm sulara
bıçaklar üşüştü
deniz ağıt

onca gülleri
acının elleri
suladı yıllarca
deniz ağıt

onca dilleri
üzüncün günleri
biledi yıllarca
deniz ağıt

yıllar yılı
sevdanın günlüğü
dokundu bu türkü
deniz ağıt

onca dil vardı ağzımda
onca yürek sol yanımda
onca insan bilincimde
deniz ağıt

düğünce günler

düğünce günleri evlerin
atlılar önü bıçak kaynaşması
ses olur yontulur güneşten
söylenir sevda türküleri

yıkımcı çağrısı gecenin
acı olur doluşur dillere
üç atlı kara cepken kuşatılı
giz olur akar denizlere

dalgalar kucaklar kıyıları
yaklaşan nedir usulca
yıldızlar bağlanır yatağında
yiter sözler dillerde

yüreğimizde işlemeli mendil
sonsuza taşır hüzünleri
ölümse izleyen ıssızda
kaynayan yaşamdır ellerde

ölümsüz sudur akar akar
koytaklarda ellerimizden uzak
çobanlar içer sürüler içer
sevdalılar bulamaz sesini

ellerimiz günışığı

süzülecek gün
ilmeği emek
üzeri gözakı işleme
kilimlerle döşeli odamıza

ellerimizde günışığı
yaşamanın sevinci
sunacak gülüşünden
bir tutam çiçek

zaman sevdalı sözlerle
örüyor yaşanılanı düşüncemize
içimizde yer açıyor kendine
gelecek günler

şimdi
mutluluğa
              daha da
                         üretken ellerimiz

emekle yaşıt

emekle yaşıt bir imece bu
ekin veriliyor derinlere
yürekte boy veriyor uçlar
insanla yaşıt bir sevda bu

günden geceye eklenirler
toprak elleri toprak yürekleri
toprakla yoğrulmuş hamur ömürleri

delikanlılar kızlar gelinler
yoksulca günler ardında
örtünürler ortak bir hüznü
sarındıkları diken taş toprak
çöker üzerlerine azar azar

tütünün ağusunu balca
fındığın zifirini gülce
çayın rengini narca
taşırlar imece günlerine
emekleri yıldızlarca çok
yüzlerinde sevinç izleri yok

fadime, asiye, dursun, gülizar
fındık dallarında
tütün damarlarında
çay yapraklarında
kalır yoksullukları kâr

gökyüzüne yakışan

gökyüzüne yakışan
kuşların boyna seslerimizi taşımaları
sonra mavinin derinliklerinde
kanat çırpmaları
         özgürlüğe taşımaları
                 hayatımızı

gökyüzüne yakışan budur işte
bahardan kalan kır çiçeklerini
göğsümüze bastırmamız
ta kalbimizin içinde saklamamız
         renklerini ve kokularını

bir silahın soğukluğunda
çiçeklerden ve aşktan başka
ne ısıtabilir yaşadıklarımızı

gökyüzüne yakışan
akşamın kalabalığına karışıp gitmek
sesler, ışıklar arasından koşmak
evlere, odalara, yalnızlıklara dağılmak

gökyüzüne yakışan budur işte
ellerimizin sıcaklığı,
          ellerimizin üretkenliği

gidenlere

ayrılıklarla sınanmış ömrümüzde
yarım kalmış aşklar var daha
söylemeye dilim varmıyor şimdi
ölüm ip-ince bir sözcük boynunda

gün açar yüreğimizin rengiyle
sen göremezsin gözlerin nerde
çiçeklerin kök çürüttüğü derinde
uyanamadıkça kara bir yerde

toprağında tohumlar çatlar her gün
ellerinin sıcaklığında ellerim
gün çiçeklerine su verir canevin
gözlerinin derinliğinde gözlerim

bütün bunları görüyorum götürülüşünde
tohumsun, gün çiçeğisin, hasretsin
soframızda bölüşülen sıcacık ekmek
hep aramızda yaşayansın, gidensin

gülinsan

bir gün bir kente bir atlı geldi
yüzünde yüzlerce yıllık yol ağrısı
yine de gülyüzdü
kör güneşin altında

bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki yeryüzü gülsü
eğildi bir gül koparmaya
kıyamadı

bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki yeryüzü ışıksı
uzandı ışıktan bir tutam çıkarmaya
kıyamadı

bir gün bir kente bir atlı geldi
bir de baktı ki gülinsanlar
eğilirler gül koparmaya
bakamadı

bir gün kente bir atlı geldi
atı al güldü kendisi
kent kent olalı
görmemişti böyle gülinsan

hasret duyuruları

dağ başlarına gelir yankısı
bir gazete köşeciğine sığınmış
onulmaz sözlerle eritir içimizi
hasret duyuruları siner bozkıra

gizli tutulmuş ezgilerle söylenir
hayatın nakışları dilimizden söküldü
sonra giderek dağları ayaklandıran
haykırışlara dönüştü sesimizle

bozkıra doğru yürüyoruz bir akşamüstü
yedeğimizde sevdiklerimizin haberleri
görür gibiyiz dağların ardından şimdi
varılmayan boydan boya kuşatılmış bir ülke

pir sultan olana

kırar
ölüm çiçeği açıvermiş dallarını
ipe boyun eğmez ağaç
sırtında acının giysisi
ünler pir sultan olan

sallanır bir insan
yüzlerce yıldır utanç ağacında
yüreğinde ölümsüz umu
dallanır bir insan acıda
dağılır meyveleri yeryüzüne

toprağa düşende pir sultan
açılır gözleri bir çocuğun
karışır soluğu soluğumuza

hükümdür

kerpiçleri yalayıp geçen
bir hüzün var bu odada

geceler köpürmüş atlar
doludizgin akıyor içimize

tek göz evlere sığınmış ömrümüz
hükümdür: toprakla yıkayın yüzünüzü

unutulmuşlukta bir kibrit yakımı
aranır bir insanın sıcaklığı

toprak damlı evlerin uykusunda
geceleri toprak akar düşlere

umuttuk kâğıt üzerinde unutulduk
evleriyiz yoksulluğun: hükümdür

unutulmuş kıyıda

ilmeği alınteriyle ıslanmış
ince işlenmiş sevdaydı yaşamak
şimdi hep ağıtlarla örtüyoruz
kimsesiz odalarını evlerin

yaprak yumuşaklığında gün
unutulmuş kıyıları düşünüyoruz
göçmen konuklarıyız suların
deniz kuşlarıyla değişken

yarım kalmış düşlerini senin
sürüyorum yaralar almış göğsüme
kurşun kuşlar inip kalkıyor
taşıyor yaşadıklarımızı sulardan

yüreklerimizi serdik geceye
uyuduk uyandık sevdalardan
eskimeyen yüzünde kıyıların
dokunduk bir türkü yıllardan

yürek örten

birazdan
düşlerin çatıları çökecek
ve ben düşeceğim
sıcacık uykularımdan
gecenin derinliklerine
üşüyorum bu sevdada
yüreğinle ört beni

ilk yangınlar

uyandım uyandırdım güneşi
ilk yangınları aşılanan günleri

ve seni ve yaşamı
seviyorum kurşun taşıyan güzelliğini

varacağımız dinmeyen yangınlar evi
düşüp odalarına yanabilir misin

uyanınca sevda uykularımdan
kül olurum bu bekleyişte kerem’ce

gün geceye karışır ölüm gelince
sevda bilince yüreğim yüreğine

sen gidince bütün düşler yarım
susarsın dilimde yoksul sesim

kendi dilince bir aşk

ve orada öpmüştüm seni
içimizden akışan sıcaklığı
bir kedicikten başka
                 kimsecikler görmemişti

ne yapı işçileri
ne sokaklardan gelip geçenler
adımızı kim olduğumuzu bilmeyen
                   o merdiven başı tanık

sözler unutulmuştu
dilsiz bir anı yaşıyorduk


incelikler şarkısı

biz hep hayatın en ince yerlerine tutunduk
avuçlarımızdan kayıp gitti yaşananlar
oysa bu şehrin delişmen, huysuz ışıklarında
                                                      düşler gibiydik

dağ başlarından akışıp gelen ırmaklar gibi
                                            yaşamak istedik
                                                            yaşamak

inadına yaşamak varken aşkı ve kederi
biz hep hayatın en ince yerlerine tutunduk
tırmandıkça kayıp düştüğümüz uçurum
bir kıyısına tutunduğumuz düşlenişler
biz bıraksak bırakmazdı hayat

kaçıp gitmek varken buradayız işte
                                            soluk soluğa
                                                        yaşanacak

ateş altında

kaç hayatın ardından kuş uçurttuk
hâlâ bekler kapı önlerinde bir kadın
günboyu süpürür beklediklerinden kalanı
bir çocuğun yumuk yumuk elleri
açar bakarsınız
                           bir ses
                                     "baba nerede"

kaç yüz değişir kendini böyle yaşadıklarıyla
ve ömrün öyle bir yerine gelmişken
neler bırakılmaz tadı damağımızda

sevgilim desen
               anam desen
                         çocuğum desen

bütün sözcükleri ateş altındadır dilinin


kırılan kalem sesiyle

... ... ... yürüdün

içindeki bütün yollar tükendi
kendini göremediğin bir ayna
                                   dokun yaşadıklarına

uçuruma doğru bir koşu
her şey dört adımla tanımlanır
                                       kanatsız yaşamak

yedeğe alınan günleri taşırız
                                            gizlimizde
                                              ve bir an
                                                soluğumuz da
                                                   yetmeyebilir
                                                     son öpüşmelere

… ... ...

keşke ışığı olsaydın yazı masamın
şimdi ellerimi ayaklarımı kuşattın
                                            bedenim susmuş

konuşmam
                 konuşmuyorum
                                           dilimde
                                                      sözcükler
                                                                     kırıldı

yanımda kimseler yok
                                    düşündüklerimden
                                                                    başka

kırılan kalem sesiyle …

kitaplara yazılmamış aşklar

ilkyaz çağrısındaki kuşlarca
kanat çırpıyoruz ayrılığa
diken tellerde ellerimiz
diken tellerde günlerimiz

sesleri çiçek açar çocukların
okul dönüşü toprak yollarda
kitaplara yazılmamış bir aşk
gelip geçer ömrümüzden

işbaşı yapan insanlar görüyorum
makine sesleriyle örülüyor gün
sana anlatmam gerekiyor onları
çokluk yoksulluktan eskir yüzleri

bir gün denizin kıyıcığında yine
yosun kokulu çağrısında suların
oturdum aşkı düşündüm bir başıma
dahası yüreğime düşen ilkyazı

ne yalnızlıklar bilirdim
şimdi hepsini unuttum sen varsın
bak içimizdeki sevgi dalları
anladılar bizi erken çiçeğe kurdular

çiçeklendi ellerim dokunuyorum
saçlarının ilkyaz yumuşaklığına
getirdiğim şiirler kalbimin güncesi
okusam usul sesle dinler misin

mevsim bahar ve kurşun

mevsim bahar ve kurşun
koşun yakalayın hayatı
en ince yerlerinden

mevsim bahar ve görmüşüm
uçan kuşun kanadını
tomurcuklanan çiçeği
güzelim mayıs gününü
delip geçmiştir kurşun

koşun kaldırın
incecik bedeninden
tam alnının ortasında
usuldan bir mayıs çiçeği

mevsim bahar ve üretim
alnımda apansız bir kurşun
yarına doğru yürümüşüm
suların ve yıldızların
aktığı yerden
istanbul’dan

orhan kemal’in romanlarında

hani ben çukurova’ydım
orhan kemal’in romanlarında
şimdi küçücük evlerin
sindirilmiş insanları gibi
güncesi tekrarlanan bir acıyım
tarihin eskitemediği kitaplarda

söktük yörük çadırlarımızı
söker gibi yüreklerimizi derinden
toprağın direncini nakışladığımız
afşar kilimlerini indirdik duvarlardan
sırtlarımızda denklerimiz
yaşama acemiyiz

gözleri yeni açılan çocuklar gibi
trenler alır götürür beni
sorarım sabırda patlayan tohuma
bıçak altında çiçeğe duran ağaçlara
sana gelirim çukurova
ömrümüzü ekip biçtiğimiz toprağına
iyileşmeyen yarana

günün ilk çığlıklarıdır çoğalan
acı kabuk bağlayınca içimizde
hamurunu yoğurur kadınlarımız
pamuktan yumuşacık sevdayla
keskin ağızlı kılıçlar oluruz
kentin bulvarlarında

soru izleri

tat verir toprağa yağmurlar
ben geçerim tutulmuş köprülerden
gün döner yatağına vuruldukça
kuytularda, köreltilmiş ışıklarda
bir ana örgü örer bekleyişlerden

yaşlandırır geceyi yağmurlar
ben geçerim akışı bulanan sulardan
kan yüzlü bıçak uykularda gezinir
bir ana gözlerini dağlar gizlediklerinden

yüreklerimizin gidilmemiş dağları
sık dokunmuş sevdalarla döşeli
bir bir çözülüyor ilmeği ömrümüzün
ellerinde dinmeyen soru izleri
dönüyor oğlun sıcacık kucağına

sevincimizin alevinde beklettik
yitik günlerimi demleyen sabrımızı
senle ben anacığım dilleşemedik
ezim günlerinden bu yana
içimize akıtılan kurşunda ayrılık

öncesiz ve sonrasız

bütün yollar, yolculuklar senden uzağa
kentlerin ışıkları, evlerin sıcaklığı
her sabah doğu rüzgârlarında
bütün dağlar senden yakına

haritalar uçurumlara açılır
yüzünden dilsiz bir ülke geçer
bir turna sürüsü geçer
gökyüzünü yitirmiş
bütün diller senden uzağa

bir sen misin böyle
kimliğini yitirmiş, aşksız ve adressiz
kasketinden güneş geçmez
üşüyen bir hayat geçer

bir sen misin böyle
sesin diken tellerde
sözcüklerin en yaralısı göçmenlik
gelip konuştur dilinin bir kıyıcığına

sözcük emziren

sözcük emziren ana
süt veriyor yaşama
büyütüyor çocuğunu
ak kâğıttan beşikte

tanık şiir    

yakılmış sözlerle geldi
derin sürülmüş ekin toprağına
zamana tanık elleri
araladı kabuğuna sinmiş günleri

dilleri yılların örgüsünde
direnen çiçekler açardı
yürüdü alevlerin ortasına
ısıdan sözler sundu

yitik yaz

kıyılara vardık ki yitik yaz burası
denenmiş bıçaklı suların tadı
ellerimizi uzattık sundu küllerini
bu ölüm kapılar aralanınca

bekledik eşiğinde kuşatılmış gecelerin
gövdesi hasret yüklü yelkenlileri
inenleri kucakladık yüreğimize gizlenerek
yaşadıklarımızın bir kıyısına ayrılık yaz

hayat derin solumalarıyla ellerimizde
geride bıraktığımız savrulmuş günler
sonra ayrılıklara dağıldık azar azar
böyle sürmez sevdiğim mevsimler

çocukluğumuzu kuşandık bu gece
yarım kalmış öykümüzü konuştuk
çay içtik unutulmuş deniz deminde
tanığız durulan sulara yazı getirecek

düşlerde kaldı sevdalar çok uzağız
yürüdüğümüz yollar boylu boyunca
silinir iz geçer unutuşun üzerinden
sular anlatır bizi kıyılarda kalanlara

yurdumsun

eriyen güneşinde
geceye düşen cemresinde
pamuk toplar ellerimiz
iplik işler makinelerde
yurdumsun

üşüyen toprağında
dirim verir güne gözlerimiz
yaşam sonsuz bir kilim
dokunur yürek tezgâhında
yurdumsun

yurdundan ve uzaklardan

kalbi unutuşlara sesi aşklara savrulmuşsa
yaralayan ve sargılayan hayat yurdudur şairin

manolya ağacının dallarına takılan uçurtma
geri getiremez değnekten atıyla çocukluğunu

belleğe sığmayan kolkola yürüyüşlerden kalan
soluk soluğa söylenmiş bir istanbul senfonisi

dağları ve yoksullukları aşıp varmıştır kendisine
bütün yarım kalan şeyler adına bugüne yeniden

yüzünün bir kıyısına gündoğumunu iliştirmiş
beyaz önlüğünün yakasına sakındığı karanfili

doğumla ölüm arası hep aynı günceyi tutar
bütün saksılarda aynı gizli çiçekleri şimdi

sularda çekip çıkardığı bir yalnızlık ebrusu
sanki kırk bir yere üflenen eski zaman ezgisi

büyük masanın arkasında şiire yakın oturur
coğrafyası akıp giden sokakların uğultusu

boyna at koşturur türkçe’nin ovalarında
şiir değil hayatın çığlığı dilinden kopan

arasıra neden asaf halet ve her zaman nâzım hikmet
şiir sofralarının konuğu gurbetçisi türkçe’nin

sözlerden, renklerden ve düşlerden damıtılan
şimdi büyük masanın üstünde bir ömrün özeti

göğün ve denizin mavisine karışmışsa yaşadıkları
sorgulayan ve dönüştüren hayat yurdudur şairin


yürekevi

savurarak sevdalar içre günlerimizi
bir yaz gelip geçiyor ömrümüzden

       ey
       sofrasına konuk olduğumuz
       yapısı kardeşlikle yoğrulu gelecek
       odalarına serdiğimiz sıcaklık
       dokuyup çoğalttığımız
                                        emeğimiz

ve
üzüncümüzün gözesinde
demlenip duran bungun gece
acıların tekrarında yorulmadık
gün eşiği yine yüzümüzü taşımaktan

varacağımız
                      herkese yeten su
                                                  içeceğimiz
                                                                 sevinç
ve
     kocaman
                     göz
                           göz
                                 bir ev
                                           yaşamak

şimdi
sokulup soluklarımıza uyuyabiliriz
odalarında yürekevimizin
savurarak yangınlar içre günlerimizi
bir güz gelip geçti ömrümüzden


üşüyen türkçe'yle
                
        ve o güzel insanlar
            o güzel atlara
            bindiler
            çekip gittiler

                                 yaşar kemal


yedeğinde üşüyen türkçe'le hakkari'sin
at sırtında üç gün üç gece yollar kimliksiz
uzak kasabaların ışıkları saplanır kalbine
ve boyna kar yağar yürüyüşlerin önüne
alışmalısın artık dağların öteki diline

günün içeriğinde çok elli kadınlar görüyorum
dokuyorlar  taze ömürlerini tezgâhlarda
bakır dövme yüzler unutulmuş uzak ülkelerde
yorgun elleri bulamayan mektuplar döner gelir

gümüş-kan-atlara sarılı haberin gelir
okunmaz sayfalara işlenen ince duygular
tanığı kuşlar soluk soluğa baharın ve
ansızın ağaçları işgal eyleyen kuşların
uzanamadığımız maviliklerden uçup gelirler

bir akşamı düşün susturulmuş kentleri
binbir renk seslerin sokaklardan götürülüşünü
düşün bozkırın ortasında yalnız açan çiçekleri
dokunsam renklerine buz keser yaşadıklarım

odaların loşluğu neden hangi kapılarda yüzün
yoksul ve umarsız sözcükler yoğurur dilim

tanımla ey ömrüm bu kadar genç mi ölüm

ali mustafa’nın kitaplaşmamış şiirlerinden 
(1991-2021)
       
düş kanatlı karıncalar

bir kentin bırakıldığı yerde
     bir büyükanne ölür
     üşür masalların sıcak koynu
     başucunda üç dudak kıpırtısı
     sonrası bir taşın yalnızlığı

bir kentin bırakıldığı yerde
     çocukluktan kopup gelen tel çemberle
     kar yağar boyna oyuncakların üstüne
     kuşlarla bölüşülmüş ekmek sonrası

bir kentin bırakıldığı yerde
     pencerelerden sokaklar dolar içeri
     geçen günlere bir gönderme
     güz sonrası ağaçlar gibi
     çırılçıplak bir ömür sonrası
    
bir kentin bırakıldığı yerde
      duvarlarda siyah beyaz fotoğrafın sesi
      bakır tabakalara oyulmuş aşklar sonrası
      yaşandığı kadar yaşanmış bir hayat

bir kentin bırakıldığı yerde
      düş kanatlı karıncalar uçuşur şimdi                                                                                                     


depreşen ağustos’un ellerinde

kimse var mı orda

orda depreşen ağustos'un ellerine kaptırmış saçlarını
upuzun kesmeye kıyamamış sevdalı günlere doğru uzatmış
şimdi taş toprak demir beton yığınlarına karışmış ömrü
kapısını çaldığı evi her gece sıcaklığına uzandığı yatağı
yıkımcı bir ağustos gecesinin çöküntüsüne bulanmış 

-kimse var mı orda

orda çocukların düşlerine beton parçaları yağmış
bir daha yaz oyunlarına taşınmayacak cıvıltıları
salıncaklar üç tekerlekli bisikletler alfabeler
renkli kalemler öğretmenim öğretmenim diye seslenmeler
annesiz babasız kardeşsiz bir ülkenin hiç büyümeyecek çocukları

-kimse var mı orda

orda yıldızların yakınlığına sığınmışlar yorgan yapmışlar korkuyu
evlere taşınan sıcacık ekmek ocakta kaynayan tencere yok
zil çalmıyor kapı açılmıyor uçup gitmiş sıcaklığı odaların
evler can çekişiyor insansız evler evsiz insanlar orda

-kimse var mı orda

orda ses veren kimse yok koltukta uyuyan kedi raftaki kitap
orda birbirine sarılan âşıklar çocuğunu kucaklayan baba
orda anne kucağı çocuk kokusu sevgili yumuşaklığı
orda depreşen ağustos'un ellerinde bir ülkenin yırtılmış coğrafyası

orda
       orda
              orda  

 (17 ağustos 1999-avcılar)

kentlerin ve aşkların uçurumunda


annem eriyen bir öpücük şimdi düşlerin salıncağında
çabuk büyüyeyim diye dudaklarıyla örterdi beni geceleri
gökyüzünden kuşların uçuşunu çalmayayım diye
renkli kalemler kâğıtlar bırakırdı çocukluğuma

annem üşüyen bir kalp sıcaklığı dokunuşlarıma
uzaklarda bir baba okşayışını yanıp sönen gemici feneri
baş döndüren sarı orman çiçeklerinin çağrısı
çiğneyince ağızda dağılıverir düş kokuları

annem çoğalan hüzünler toplamı şimdi
kırık bir dal ucunda unutulmuş oğul çağrısı
sesine ve yüzüne bir daha dokunamam belki
kentlerin ve aşkların uçurumunda bir çığlık

                                                            anne
                                                                     anne
                                                                              anne

bana sorulunca

hayatla vedalaşma anlarının uçurumunda bıraktım onu
siyah-beyaz bir dicle akşamından çekip almıştım oysa
nasıl da yakışırdı yüzü bakır tozları sinmiş fotoğraflara
çıplak ayakla taş toplanan günlerden almıştım onu

nasıl da yakışırdı yüzü kara önlüklü çocuklara
çocuklar ki uçurtmaları asılı kalmış göğün aynasında
uzuneşek çelik çomak ikinci bir emre kadar büyümeleri de
bir gün yaşanmamıştır sanki alfabelere uzanmadan eller

bahar değil aşk değil yanık insan kokuyor hava
hayata saldırı anlarının coğrafyasında yitirdim onu
ekmeğimiz kararmış aşkla buğulanan günler solmuş
börtü böcek çekip gitmiş akarsularla kanatılmış kalbimiz

dicle'nin üstünden uçmaz belki bir daha turnalar
gençliğine bir göndermedir o umarsız köylerin dilsizliği
bir aşktan bir aşka derinleşen türkülerin diliyle yolcusun
artık gözlerinin sıcaklığı bir parantezin içine sığmıyor


sıvas için gülbank


                                 ah
                            güvercin
                                ah

sıvas göklerinde uçuşun tutuştu
madımak oteli'nin saçaklarında kanatların kül

                  içerde saat:14.30
                        fotoğraf
                   -merdiven başı-

yakılmadan önce hepimiz bu fotoğraftaydık

asım bezirci - yangınlar arşivlenir miydi
behçet aysan - şiiri yazılır mı bu katliamın
metin altıok - gezgin midir yürek küllerde
uğur kaynar - el yazılarında yangın çıkar mı
hasret gültekin - sazın tellerinde tutuşur mu aşklar

                               ah
                          güvercin
                               ah
    dışarda saat:19.00
                       kamera
                   -sokak araları-

yakmadan önce hepiniz bu filmdesiniz
adlarınız yüzleriniz aşklarınız yok mu sizin

yakarak ülkemin aydınlıklarını şenleniyorsunuz
                                
                               mağaralarınıza dönün siz
                                    mağaralarınıza dönün
                                        mağaralarınıza

                                    ah
                              güvercin
                                   ah

burda zamanı dönmüş bir ülke
ekranlara dokunan milyonlarca el
alevleri bir tutabilsek ah tutabilsek

                                   ah
                             güvercin
                                   ah

söz küldür şimdi şiir kül saz kül
bezirci, aysan, altıok, kaynar, gültekin, nesimi
seçilmiyor artık yüzleri ne saat kaldı ne merdiven başı
yakıldı güvercinlerin uçuşu sıvas göklerinde

              "gelin canlar bir olalım
               bir yürüyüş eyleyelim"

                sıvas unutulmasın
                       
                                   ah
                              güvercin
                                   ah
                 
istanbul'a aşk

öptüm bu şehri en duyarlı yerlerinden
bolkonlarında usulca açan sardunyalarından
ışıklara bulanmış caddelerinden, evlerinden
sesinden, soluğundan, makinelerinden öptüm

öptüm inanılmaz bir aşkla ve inatla

iş dönüşü, yorgun yürüyüşler, kalabalıklar
vapurlar, trenler, duraklar, satıcılar hele
emekle yoğrulan günlerinden, alınterinden
fabrika çıkışlarından, atölyelerinden öptüm

öptüm tükenmez bir sabırla ve inançla

sularından, boğaziçi’nden, balıkçı teknelerinden
camilerinden, saraylarından, gecekondularından
milyonlarca yaşama direncinden, işçilerinden
atardamarlarından, insan dolaşımından öptüm

sen istanbul’sun sevgilim, seni öptüm

çocukluğa uçurtma

kardeşler gökyüzünün telli duvağına yakalandım küçüldükçe
yaslasaydım düşlerimi keşke börtü böceğin çiçeğin uğultusuna
beş  adımda beş taş bilyelerimi kaybettim saklanmıştım  güneşe
moraların morarma mevsimi bir aşka durmuş ellerimi unutmuşum
derinden derine çimen kokusu karıncaların göç yolları gözlerim


yuvasından uçurduğum kuşlar affedin beni düşlerim gökyüzü
karaağaçların karaltısında usulcacık bir dere olsaydım
aksaydım kağıttan kayıklarımla beni bekleyen denizlerime
kemeraltı’nda kumaş kokularına sinmiş kara önlük günleri
kaybolduğum sokaklardan adsız çocuklara bir gönderme


eğri büğrü yollarında çömlekçi’nin bir alfabelik koşu
burdan ötesi sınır boyları hayatımıza dair ne varsa
dikenli tellere takıldı mintanım kış günü içim ısınsın
anlat bana ey çocukluk unutma mevsimini kiraz ağaçlarını
gövdesine yaslandığım kızılcık belleğin rengi hatırladıkça


denize doğru uzansaydım gam yemezdim sevseydin beni
sokakları azımsama yıkılan evleri boydan boya arafilboy
kentlere dair aşklara boyun eğmişim tuğram bozuk
trabzon adımla unuttuğum kent kalbimin yarısı kurtarılmış bölge
ocağına düşmüşüm ey hayat ey şiir çocukluğa uçurtma


*Kıyı, Ocak-Şubat 2009, Sayı: 206

sondan önceki bahar

sondan önceki baharda
eşitlenmiş düşler
dünyanın bütün nehirlerine:
“kardeşçe hayat”

hücre
kuş sesleri
kar aydınlığı
“hayata dönüş”

hemşin’de
hem şiir
hem bahar

deniz
anne
rüzgâr
baba
hücre
oğul

ne kalır geriye
dağlı bir çalgıya üflenen
son
nefesten

son
mektup
tabuta ilişik
kırmızı türküler
hayat yoldaşları

hatırlayınız
yas ülkesinin çocukları
sondan önceki bahara gömüldüler

mezar taşı çocukları

ah  
bilge çayırlar
taş yapılara kan sıçradı
ovaların ıssızlığı yırtıldı

rengimiz kırmızıdan
yana yana
ocağımıza aşk düştü
yüreğimize
kurşun
kurşun
kurşun

oracıkta
odacıkta
gülüş gülüş
paramparça
parça

hayat ki saklımızda el yordamı
ey gece
ört üstünü
mezar taşı çocuklarının

yoksulluğun ayakucu
açıkta kalsın
kalsın


nehirler duruşması

…        …
ekmeğimiz ıslandı
uykuda ve akışta
biriktirdiğimiz hayat
göz sözü görmez oldu
        dedi adam

…        …
emzikte bir bebek
ayçiçeği tarlaları
ağaçların boyun eğişi
şuradaydı başımı koyduğum yastık
güne varışta ve aşkta
bekleyenim yok
        dedi kadın

…        …
sokağa çizilmiş beştaş oyunu
rüzgâra yakalanmış minicik eller
denizin karşı yakası
oyuncak bir tabut
yağmur unutturdu bizi
        dedi çocuk

…        …
adam
     kadın
         ve çocuk
nehirler duruşmasında

siz de orda mıydınız?


tek’elden

bugünlere dair
durumlar
yüzleşmemiz
sudan baskı
delip geçen içimizi

elimizin nasırından
su geçmez ki
bir köşe başında
durup beklerim

orda
soğukluğun içinde
bırakıp gitme
bir ekmek
bir de aşk

orda
durma öyle
uzağımsın
kalbime bastırdığım
tek elden
tek aşk
tek direniş

yüzün yüzümde
adın adımda
başkaları da var
kol gücüm
direncim

yoksulluğun orta yeri
şair sözüne birikmiş

güngör gençay’a güzelleme


güngör gençay
            hep gözlerinin mavisinden
                                         bakardı
                                               dünyaya
hemen şuracıkta
taksim meydanı
gelincik tarlası
          olsun isterdi

oradan
        galata kulesi’nin eteğinden
                          gelip geçenler
                                          hey
                                               hey

orada bir sofra kurulmuşsa
              bir üzüm tanesi bile
                             bölüşülsün isterdi

hep deniz gezmiş’in yaşındaydı
            bir eylemde
                       bir şiirde
                             ille de yaşamakta
                                eşitlik olsun
                                          isterdi

altta
       yağız toprak
                    üstte
                           nâzım’ın kardeşçe ormanı

              uzaktır belki
                           bir rüzgârın ardında


gezi parkı’nın anne köpeği* 

gezi parkı’nı ne güzel bölüşürdün
börtü böcek
          kuşlar ve
                   kediciklerle

yavrulamıştın daha mayıs sonlarında
emzirmeye doyamadın enikçiklerini
bir şafak vakti
yavrucuklarını gaz bombaları emzirdi
savruldun beyaz bir bulutun ölümcüllüğünde

gel bu haziran meydanında dolaşma
                                              yana yakıla

canım, gülüm
                   anne köpek
                                  kurbanın olayım
memeciklerinden süt taşıyor
yavrularını arayıp durursu
ağlayıp
      inleyip            dağlama yüreğimi

* şiir değil yürekten kopan çığlıktır

 

 nehirlerin uğultusu

-yılmaz güney için-

yılları büküp geçmiş zaman alnacından
hüzünle gelip konmuş nicesine voltaya

kaç mapusane kaç zulada sınanmış
katlana katlana bir ucunda unutulmuş

kaybolup gitmesin yüreğin yarısına
yürüyüşlerden kesilmiş anmalıklar

boylu boyunca siyah beyaz hayatlara
eklenip giden nehirlerin uğultusunda

güzel emek

günlerimiz yarına yakındır
yürümekten onca güneşleri
hız alıp hayatlarımız eklenende
davranıp kalkmalı bir daha ayağa

yıldızlar ağdı üzerimizden göklere
ellerimiz daha da üretken olanda
sarılıp sarmalandı yaşananlar
biz güzel eyledik yeryüzünü

yurtsama

 yurdundan koparılınca

         yeni bir gökyüzü
                     bulamazsın/

 

kuşlar ne yana kanat çırpsa
         o mavilikte
                     uçamazsın/

derelerin, ırmakların
        uğultusunda sesleri

                    unutamazsın/

yedi denizler aşsan da
         toprağında kokun
                     silemezsin/

iyimserlik

kar yağmış hayatımıza
siyah beyaz zamanlara

güneşi zapt etmiş çocuk
tel çemberden geçirmiş

çok eski bir arkadaşlığı
uçurtmuş çocukluğa

sait faik'ten sonra

 sait faik'ten sonra
          son kuşlar da gitti
          nice güzellikler

 dereler
        ağaçlar
             yamaçlar gitti

sonra bir gün
bahar da gitti

kışlar veda etmek üzere

          sonbahar can çekişiyor
                   elimizde kala kala

                           ölümden bir yaz
mevsimlerin boşluğuna düştük