Trabzon Toprağından Şairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzon Toprağından Şairler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2025 Cumartesi

ali mustafa-her mevsim kıyı'da bir şair:gündoğdu sanımer






her mevsim kıyı’da bir şair: Gündoğdu Sanımer

Ali Mustafa


bozmayın büyüsünü oynayan çocuklarımın
eğri büğrü savaşlarınız sizin olsun


1935’de Trabzon’da doğan Gündoğdu Sanımer, ilk ve orta öğrenimini bu kentte tamamlar. Eğitimci bir babadan kalan kültür ortamında küçük yaşlardan başlayarak sanatın güzelliklerini aramaya yönelir. Üvey babası din bilgini Cansız Hoca’nın engin birikiminin, Gündoğdu Sanımer’in sanatçı kişiliğinin oluşumunda yoğun izleri görülür. Sonraları bir şiirine de yansıyacaktır bu izler:


yoktun bu şehirde
aldın başını gittin, denizlerden öteye
sezmiştin belki bir yaprağın kımıltısından
yıllarca sessiz sevdiğimi seni
uzaktı çocukluğum böğütlen dikenlerinde


yoksun bu şehirde sen
ak saçların kapatmıyor yorgun başını
o akıl/ o bitmez bilgi gömütü
adını çoktan unutan dostlarla gitti
seni çok uzaklara götürmüşüz meğer

( Uzaktı Çocukluğum, Suyun İnce Sesinde, s. 57)


Daha ilkokul sıralarındayken yöre gazetesi Yeni Pulathane’de ilk şiiri çıkar. Şiirle serüveni 50’lı yıllarda başlayan şair, kendini hep şiirin çekim alanında bulur. Lise yıllarında sanat çalışmalarına katılır.

İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki yüksek öğrenim yıllarında bir yandan kendini tıp alanında yetiştirirken diğer yandan da Halil İbrahim Bahar, Sait Maden, İsmet Zeki Eyuboğlu vb. şair ve yazarlarla dostluk kurarak sanatın sıcak dünyasına girer. İstanbul’da o dönemde yaygın olan şiir matinelerini izler, sanat galerilerine gider.

Tıp fakültesini bitiren Gündoğdu Sanımer askerlikten sonra kadın hastalıkları ve doğum alanında uzman oldu. 60’lı yıllardan sonra doğup büyüdüğü kentte, Trabzon’da doktorluk görevini sürdürür. 2000’li yıllara yaklaşırken çok sevdiği kenti Trabzon’dan, hekimlikten ayrılarak ilk gençlik yıllarının kenti İstanbul’a yerleşir. Artık çalışmalarını bu kentte sürdürecektir. Kendini çok sevdiği alanlarda şiir ve ebruda yoğunlaştırır.

Çok sevdiği şair, hekim dostu İlhan Demiraslan’ın dizelerindeki gibi: “bize kısmet gurbet elde verildi/ doğduğum ellere dönemiyorum” diyerek doğup büyüdüğü, şiirlerini yazdığı topraklardan, Trabzon’dan uzaklarda, İstanbul’da 22 Haziran 2003’te gözlerini yaşama kapar.

Küçük yaşlardan beri sanatın değişik dallarına duyduğu ilgiyle başta edebiyat alanında olmak üzere birçok ürüne imzasını atar.

Özellikle yazmak onda bir tutkudur. Değerli gazeteci Ömer Turan Eyüboğlu’nun kurduğu Hakimiyet’te On İki Punto başlığıyla sürekli yazar.

Şiirin yanı sıra yerel gazetelerde köşe yazıları yazan Gündoğdu Sanımer, 60’lı yıllarda Hakimiyet, Yenigün, Son Haber’de başladığı köşe yazılarını 80’lerde Karadeniz, 1985’den itibaren de Kuzey HABER’de sürdürür.

İlk şiirleri yerel gazetelerde çıkan Sanımer, sonraları Türk Sanatı, Yeni İstanbul, Genç Öğretmen, Kıyı ve Yazko Edebiyat dergilerinde yayınlandığı şiirleriyle az ama öz üreten bir şair kimliğinde görünür.

Gündoğdu Sanımer’in adı bir bakıma Kıyı’yla özdeşleşmiştir. 1961’de çıkan ilk Kıyı’da şiir ve yazılarıyla görünen şair (1961–1962) daha sonraları 2. Kıyı’da yazar (1969–1970). Özellikle 3. dönem Kıyı (1981–1983) büyük ölçüde onun katkılarıyla yayınına başlar. 21. sayısında bilinen nedenlerle kapanan 3. Kıyı’ya Gündoğdu Sanımer maddi ve manevi sahiplik yapar yaşaması için. 1986’da Kıyı’nın 4. kez yayım yaşamına başlaması yine Gündoğdu Sanımer’in katkılarıyla gerçekleşir.

Sanatın diğer dallarında da ürün veren Gündoğdu Sanımer şiirle olan dostluğunu yaşamının sonuna değin sürdürmüştür. Kendi özgün sesini bulduğu şiirleri 1960 tarihini taşıyor. 1.dönem Kıyı’da Tavaşi Çeşmesi adıyla yayımlanan bu şiirlerde daha çok ben merkezli bir duyarlılıktan yola çıkar. İstanbul öğrenim yıllarının yansıması olan bu ürünlerde yalnız bir insanın kırgınlıkları, hüzünleri sevgileri görülür:


sevginin istasyonları trensiz
denizler çekmiş gitmiş son kadehlerle
ellerim cam kesiği sızım sızım
sevgi istasyonlarında yalnızım

(Yasak Sevgi, Karayelin Sürüleri, s.31)


Gündoğdu Sanımer’in kendi kişiliğini merkez tutarak yöneldiği arayışlar onu hayatı sorgulayan, eleştiren şiirlere doğru bir yolculuğa vardırır. Büyük çoğunluğu 2. Kıyı’da yayımlanan bu tür şiirlerde yer yer çocuklar bir hüzün imgesi olarak yer alır. Daha küçük yaşlarda babasının ölmesi ve yalnızlık, onda yoğun bir duyarlılık oluşturur. Yine mesleği gereği her an insanın doğumuyla iç içe oluşu onu çocukları anlatmaya, toplumun çocuğa bakışını yansıtmaya yöneltir. 1969 tarihli Sevincimin Çocukları bu tür şiirlerindendir:


çıplak ayakları güler yüzlü toprağı karıştıran
sümüklü bir oğlanın avucunda ekmek kabuğu
serçeler kış sokaklarından toplar
sımsıcak yetim elleri tanrıya dönük
bir çocuğun akıl edemediği küfürlü rüzgâr

ellerim büyüyor en çabuk bilinçli
bir kadının çığlık çığlığa çoğalışı
yeryüzünün ilk soluğu yakıcı acı
sudan ilk çıkışı insanoğlunun

(Sevincimin Çocukları, Kıyı, Sayı:2, Haziran 1969)


Yeri gelince bilim adamı ve şair kişiliğini kaynaştırır. Üniversite yıllarında aldığı tıp eğitimiyle edindiği birikimle hayata sosyal gerçeklikler açısından bakar. İlk şiirlerindeki ben merkezinin dışına çıkıp yaşadığı toplumu eksen alır. İkinci dönem şiirlerinde kendi iç dünyasından dış dünyaya çıkar. Şiiri öylece oluşturur:


ellerim kirleniyor büyüdükçe eski çocuklar
saçlarını okşadığım umutlu aydınlık
niçin her yeri kirletilmiş orman
ülkede en yukarıya çıkan kurşun rengi bulut
doğurduğu çocuğu yiyen evcil analar

(Sevincimin Çocukları, Kıyı, Sayı: 2, Haziran 1969)


Çocukluk günlerine göndermelerle, güncel duyarlanımlarla ördüğü bu şiirlerinde sıcak bir lirizm görülür. Sözcükler özenle seçilmiştir, anlatım yoğundur. Az üreten bir şair olan Gündoğdu Sanımer şiire son derece saygılıdır. Şiir adına ödün vermez.

3. Kıyı’da çıkan şiirlerinde düşünsel ve felsefi boyutta yeniden kendi iç dünyasına dönen Sanımer hayatın trajedilerini benliğinde yoğunlaştırır:


hiç yetişmez mi artık insan
yokluğun ne zaman kapıdan gireceği
yaşam denilen o güzelim soluğun
canevinden alacağı can eriği”

(Sarmaşığın Sızıları, Kıyı, Sayı: 20, Mayıs 1983)


Gazetelerdeki yazılarıyla, şiirleriyle, denemeleriyle, Gündoğdu Sanımer çok yönlü bir sanatçıdır. “Ebru” onun için doğanın yalınlığı, yerel ve ulusal kimliktir. Ney sesiyle uhrevi bir mutluluğu tadar. Denemelerinde bireyin, insanın toplum karşısında savunmasını yapar. Az sayıdaki denemelerinde kendine özgü bir düşünüş biçimi göze çarpar. Şubat 1962 tarihli Kıyı’daki İçtenlik Üstüne adlı denemesinde insanı ve toplumu karşı karşıya getirir: “Ama neden kişi olasıya yaşamasın. Neden dışında çoğalan zincirleri yavaş yavaş kırmayı denemesin. Neden mutluluğu savunmasın ve neden oyunu bozup sokakların özgürlüğüne kavuşmasın. Görülüyor ki bütün bunları yapmaması da sırf kendini topluma karşı savunma kaygısından ileri gelmektedir’’ Ağustos 1970 tarihli Kıyı’da ise bu kez insanın özgürlükler karşısındaki konumunu irdeler: “Kişi toplumda ister istemez yalnızdır ama hiç de özgür değil. Toplumun dışına çıksa bile gede de özgür olmayacağını sanırım. Ama özgürlük nedir?’’ düşünceleriyle denemelerinde anlattıklarını çoğu kez şiirlerine de taşımıştır:


kimseye bağımlı değilim
üzerine çıktığımda toprağın
kurtulurum karanlığından
tohum olmanın

(Ot, Kıyı Sayı: 7, Şubat 1982)


Gerek denemelerinde, gerekse şiirlerinde düşünsel yön ağırlık taşır. Gözleme, özellikle iç gözleme dayanan şiirleri ve denemeleri günübirlik duygu ve düşüncelerden çok hayatın uzun soluklu yorumlarıdır. Ürünlerini sürekli denetim altına alması da bundandır.

Gündoğdu Sanımer şiirlerini geç kitaplaştırır. İlk şiir kitabı, şiire uzun yıllar emek verdikten sonra; güç beğenirliğin bir ürünü olarak gün yüzüne çıkar. Kırk yıllık şiir birikimini 1987’de Kıyı Yayınları’nda Karayelin Sürüleri adıyla kitaplaştırır. Şiirlerini bunca zaman sonra kitaplaştırması en güzeli arama kaygısındandır. Gündoğdu Sanımer’in şiirdeki yolculuğunun en yakın tanıklarından, şair dostu Ahmet Özer, bu ilk kitap üzerine yaptığı değerlendirmede şairin bu yönünü vurgular: “ Karayelin Sürüleri, güç beğenirliğin, şiire duyulan sevginin ürünü bir yapıt.” ( Arka kapak yazısından)

Karayelin Sürüleri bir ilk yapıt olmanın ötesinde Gündoğdu Sanımer’in şairliğini yılların süzgecinden damıtan bir şiir kitabıdır. İlk gençlik yıllarından, daha çok Attilâ İlhan rüzgârları taşıyan Tavaşi Çeşmesi Sokağı adını verdiği bir bölük şiirle edebiyat dünyasına adım atan Sanımer, yöre dergisi Kıyı’da yayımladığı ürünleriyle uzun yıllar sürecek bir şiir yolculuğuna çıkar.

Ahmet Özer, Gündoğdu Sanımer’in şiirini değerlendirirken onun zamanla kendi sesini oluşturduğunu belirtir: “ Gündoğdu Sanımer, modern şiirin, insandan dünyaya uzanan önemini göz önünde bulundurarak şiirini kukarken, geleneksel şiirin verilerinden de düşünsel alanda yararlanma yollarını arar. Celâl Sılay’ın kişiliği, Asaf Halet Çelebi’nin şiirindeki ‘Doğu’ gizemi, Attilâ İlhan’ın “toplumsal”ı ‘ben’de düğümleyen biçimselliği, Sanımer’in şiirine çiçek açtırır. Bu çiçekler zamanla kendi şiirinin bahçesinin farklılığını oluşturur.” ( Kuzey Haber, 5 Şubat 1990)

1986’da Trabzon’da 4. kez yayın yaşamına başlayan Kıyı’nın Gündoğdu Sanımer’in şiir yolculuğunda ayrı bir yeri vardır. Kıyı bir bakıma Sanımer’in şiir verimliliğini artıran itici güç olmuştur.( 3. ve 4. Kıyı’nın yayımlandığı yıllarda Trabzon’da oluşan edebiyat ortamının da Sanımer’in şiir serüveninde büyük katkısı vardır. 1980–2000 yılları arasında Kıyı ailesinin- Rasim Şimşek, Arslan Pulathaneli, Ahmet Özer, Raif Özben, Ali Mustafa, M. Özer Ciravoğlu, Çiğdem Sezer, Ali Mustafa, İbrahim Dizman- oluşturduğu sıcak atmosfer kenti şiir, edebiyat odağı haline getirmişti.)

Olgunluk dönemi şiirlerini kapsayan Suyun İnce Sesinde adlı yapıtı 1991’de Kerem Yayınları’nda çıkar. Yıllarlın birikimiyle oluşturduğu şiir sesi bu yapıtıyla iyice belirginleşir:


erteliyorum yüreğime sığınan dumanı
bu deniz o denizle kucaklaşır diyorlar
yorgunum/ kürek çektim ömrümce
iki dalgın martı duruyor başucumda

( Suyun İnce Sesinde, s.12)


Gündoğdu Sanımer’in şair kişiliğinin yansıması bu şiirlerde izini sürdüğü izlekleri, yalnızlığı, doğayı, çocukları, insanı evreni ustalıkla dizelerine yansıtır. Gündoğdu Sanımer’in şiirini yakından izleyen Raif Özben, Sanımer’in sanatının “insan eksenli” olduğunu vurguluyor: “ O, çağın insanı olarak insanı irdelemeyi ve aşkın bir dünya yaratmayı hedeflemiş bir sanatçıdır. Bu insan eksenli görüşler bağlamında ona katı bireyci, koyu bir personalist ya da tipik bir varoluşçu demek zordur. Bence o, şematize olmaktan hoşlanmayan kendine özgü çağdaş bir hümanisttir.” ( Kıyı, Mayıs-Haziran 2007, Sayı:196)

Sanatın birçok dalına gönül düşüren Gündoğdu Sanımer, keman ve ney çalardı. Resim ve ebru onda bir tutkuydu. Türkçeye sevdalıydı, dilin kullanımına özen gösterirdi. Deneme yazılarında şiirlerindeki izleğin ardına düşmüştür. Şiir vazgeçilmezdi onun için. Ahmet Özer’le Kıyı’nın Aralık 1993, 93. sayısında yaptığı kapsamlı söyleşide şiir üzerine görüşlerini şöyle dile getirir: Aslında kendi şiirimi yazdım mı, yazabildim mi? Henüz bu yargıya varmış değilim. Çünkü istediğim aşamaya gelmiş değilim. Şiirim yapısal olarak istediğim aşamaya gelmiştir, ancak düşünsel olarak istenilen düzeye gelmedi (…) Eğer dikkat edililirse, yaşadığım ortam benim şiirimde küçük noktalar, virgüller halinde yer etmiştir. Yaşadığımız çevreyi şiirime yeterince katamadığım kanısındayım. Bunun acısını da yaşamıyor değilim. (…) Şiirde yöreselliği kabul etmiyorum. Şiir evrensel bir olgudur; ancak bir ayağı yaşadığı toprakta olacaktır. Dikkat edilirse, şiirim evrensele giden yoldadır. (…)

Uzun yıllar Trabzon’da şiir bayrağını gönderde tutan Gündoğdu Sanımer’in adı bir bakıma yaşadığı kentle bütünleşmiştir. Trabzon’a olan tutkusu daha sonraları onu bu kentin destanını yazmaya yöneltir. 90’lı yıllar boyunca kendini bu çalışmaya adayan Sanımer ne var ki bu ürünlerini kitaplaştıramadan aramızdan ayrılır.

Ölümünden bir yıl sonra, 2004’te dostlarının katkılarıyla Anadolu Sanat Yayınları’nda çıkan Trabzon Destanı, bir bakıma bu tarihi kente güzellemedir. Trabzonlu ressam Yusuf Katipoğlu’nun kapağı ve iç sayfaları süsleyen desenleriyle Trabzon Destanı bu alanda bir ilk yapıt olma özelliğini de taşıyor. Gündoğdu Sanımer, kendi şiirinin edasını da katarak Trabzon’un binlerce yıllık tarihini şiirleştirdiği bu yapıtıyla doğup büyüdüğü, ilk şiirlerini yazdığı bu kente şiir borcunu ödemiştir:


suyun ince sesi yitik romansım
mırıldandım yedi bin yılın köpüğünü
uyanan sokağımdı kemerkaya
karakum döşeğim kımıltısız
hatırla bunamış tombulkaya
iskorpit dikeni hatırla yasak şarkımı

(Trabzon Destanı, s. 19)


Yakın dostlarından şair Raif Özben, ölümünün 1. yılında yaptığı değerlendirmede onun kişiliğini ve şiirinin gizlerini irdeleyen değerlendirmelerde bulunur: “ Her şeyin kirlenebileceği şu dünyada insan kirliliğinden çocuk arılığına koşmak hepimizden çok Sanımer’e yakışmıştır.

Aynı bağlamda o, geçmişi de gelecek adına aydınlıklarımızı, aradıklarımızı barındıran giz dolu bir kaynak olarak görür. Çocukluğa dönüş nedenlerinden biri de budur. Ama bu çocukluğa dönmekle yetinmez, Karadeniz’in karşı yakasındaki ata toprağı Kırım’a bile yolculuk yapar.

Son yıllarda, kentimizin karanlık dönemlerine kadar giden bir Trabzon destanı çalışmasına koyulmuştur. Okuduğum parçaları bana bu destanın bildiğimiz epope olmaktan öte, bir Gündoğdu Sanımer şiiri çeşitlemesi olduğunu düşündürüyor.” (Kıyı, Mayıs-Haziran 2007, Sayı: 196)

Yaşamının en verimli döneminde aramızdan ayrılan Gündoğdu Sanımer, hep Trabzon’daydı. Trabzon’la bütünleşmiş bir kültür adamıydı. Ömrünün kırk yılını adadığı Trabzon’un bir kültür, şiir kenti olması için varını yoğunu ortaya koymuştu. Etrafında bir sevgi çemberi oluşturmuştu. Özellikle gençlere gönlünün bütün kapılarını açmıştı. “Kıyı Okulu” deyişi onun çabaları sonucunda oluşmuştur.

Gündoğdu Sanımer, hekim arkadaşı İlhan Demiraslan’ın söyleyişiyle “Trabzon’da Son Argonot”tu belki de:


“Dostlarım siz sağlıcakla gidiniz
Yetişir burada bırakın beni
Ben artık sizinle gidemiyorum
Yolunuzda halı gibi bir deniz
Son olarak sizlere diyorum ki
Dostlar beni unutmayın diyorum”

(İlhan Demiraslan, Acının Uçları, Anadolu Sanat Yayınları, s.78)


Gündoğdu Sanımer, Trabzon toprağında kendine özgü şiir işçiliğini özenle sürdürmüş; Karadeniz kıyılarından şiir denizine akan bir derecik edasıyla az ama kalıcı şiirler yazmıştır:


işte şiirim giz dolu ırmak
bulup çıkardılar onu
doğurduğum çocuklar


karayelin sürüleri

işte karayeşil coğrafya toprağın engebeleri
galvaniz damlar gümüş tepsiler
köy evleri öyle dağınık saçlı
güneşi sunuyor bana pembe bir şarap
mısır tarlası çılgın fındık bahçeleri

karadeniz kadınları bahtı kara
karatavuklar doluşur karaağaçlara
karadere karaburun karalahana
anki belirsiz bir hüznü saklıyor kara toprak

oysa durgun olamaz bir mezar taşı gibi
nanelerin kokusu var ya içimi bayıltan
karayel’in yağmalaması var ya ortalığı
yapraklar koyun sürüleri gibi coşkulu
dokunuyorum ıslak gövdelerine ağaçların
karayemişlerin o acımsı tadı kusursuz

sarası tutmuşçasına karahindiba
dağınık dağlara fındık ocakları
ayıklamak gerek ayrıkotları
solmuş gitmiş ellerinin kınası
gözlerinde karatavuk karası

yineliyor asırlar doğamızı
biz aynı asker mektubunu okuyoruz
suyumuz aynı ince parmak
aşımız aynı koca tencere
kasketimiz cigaramız yoksulluğumuz
bugüne dek bütün öğrendiğimiz

gündoğdu sanımer

"acının külrengi"nde bir şair:attila aşut-ali mustafa



“Acının Külrengi”nde Bir Şair: ATTİLA AŞUT


ALİ MUSTAFA



İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda, 5 Ekim 1939’da Trabzon’da doğan Attila Aşut, 70 yıla yaklaşan ömrüne birçok uğraşı sığdırmayı başaran Trabzon toprağının yetiş-tirdiği değerlerimizdendir. Savaşın yıkımları ve yoksulluğu içinde başlayan yaşamı, nice acı-lardan, yoksunluklardan ve mücadeleden süzülmüş; acının külrenginde şiirlere dökülmüştür.

Okuryazar olmayan bir ana-babanın çocuğu olarak küçük yaşlarda yazıya, kitaplara sevdalandı. Çocukluğunun onca sorunlarına karşın kendisini yetiştirdi; edebiyata, şiire, son-raları da gazeteciliğe ve siyasete yöneldi.

İlk yazı ve şiir çalışmaları Ceylan, Küçük Afacan gibi çocuk dergileri ve Tan gaze-tesinin “çocuk sayfası”nda çıktı.1950’li yıllarda başlayan yazma tutkusu, onu bir sevdanın ardından 2000’li yıllara taşıdı.1957’de henüz lise öğrencisiyken matbaa kokusu onu çekti, Trabzon’un yetiştirdiği değerli gazetecilerden Ömer Turan Eyuboğlu’nun çıkardığı Hâ-kimiyet’te gazeteciliğe ilk adımlarını attı. Zamanla gazetenin yayın yönetmenliğini ve sanat sayfası sorumluluğunu da üstlendi.

1960 Devrimi’yle başlayan özgürlük ortamının yansımaları sonucu Trabzon’da hayat bulan Kıyı dergisinin 1961’deki ilk çıkışında Ahmet Selim Teymur ve arkadaşlarıyla birlikte çalıştı.

Attila Aşut, gazeteciliğini Dünya, Akşam, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinin Trabzon muhabiri olarak sürdürdü.1965–1968 yılları arasında bütün yükünü omuzladığı Sömürücülüğe Karşı SAVAŞ adlı haftalık toplumcu bir gazete çıkardı. Trabzon’da Gazeteciler Sendikası ve Devrim Ocağı’nın kuruluşuna katkı verdi.

Türk siyasi tarihinde bir kutup yıldızı gibi parlayan Türkiye İşçi Partisi’nin Trabzon örgütünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Böylece, mücadelelerle ve sürgünlerle yoğrulan siyasal yaşamı başlamış oldu. TİP’in il ve merkez yönetimlerinde görev aldı.

Attila Aşut, 1969’da Trabzon’dan ayrılarak Ankara’ya yerleşti. Sendika ve parti çalışmalarına ağırlık verdiği bu yıllarda, toplumsal mücadelenin her alanında yer aldı.12 Mart Muhtırası’ndan sonra yurtdışına çıktı. 1972–1977 yıllarını kapsayan bu sürgünlük dönemi Attila Aşut’un dünyaya bakışına yeni pencereler açtı.

Dönüşünde yine, gazeteciliğin insanı sarmalayan o mürekkep kokusu içinde buldu kendini. Politika gazetesinde çalıştı. Ankara çekti onu kendine. Yeni Ulus gazetesinin sanat sayfasını yönetti. Edebiyat, şiir tutkusu, bütün siyasal yaşamı boyunca hiç terk etmedi onu.

12 Eylül darbesini izleyen günlerde “TKP Davası” nedeniyle tutuklandı, 37 ay Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı. Ülkeyi boydan boya kuşatan faşizan baskılar, şiirlerine de yansımıştır:


Kafeste kuş gibiyim
Yaralı, bungun ve tutsak,
Sakıncalı bir iştir şimdi
Sevgi sözcükleriyle konuşmak.

(Acının Bir Ucundan)


12 Eylül karanlığından nice şiirlerle ve dirençli bir yürekle kurtulan Attila Aşut, yeniden gazeteciliğe döndü. Haftalık Çağdaş gazetesinde “Sınıf Penceresinden” başlığıyla sendikal yazılar kaleme aldı. Görüş dergisinde işçi hareketi üzerine yazılar yayımladı. 1988 yılında Adımlar dergisinin Ankara Haber Müdürlüğü görevinde bulundu.1990–1991 yıllarında Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Derneği’nin genel yönetmenliğini yaptı, derneğin yayın organı Son Reçete’nin yayımını üstlendi. 1993’te Aziz Nesin’in başyazarlığını yaptığı Aydınlık gazetesinde “Üçüncü Göz” köşesinde medyayı mercek altına alan yazılar yazdı. 1995’te Ankara’da yayımlanmaya başlayan Siyah Beyaz gazetesinin kültür-sanat yönetmenliğiyle ilk gözağrısı edebiyata yöneldi yeniden. 1998’de kırk yıldır sürdürdüğü gazetecilik uğraşından emekli olup tümüyle edebiyat-şiir çalışmalarına ağırlık verdi.

2002 genel seçimlerinde TKP Trabzon milletvekili adayı olan Attila Aşut, yetmiş yıllık ömrünü taçlandıran gazetecilik ve politika uğraşlarından sonra edebiyatta ve şiirde yo-ğunlaştı son yıllarda. Trabzon’da beş dönemdir yayımlanan Kıyıda yazılarıyla yer aldı. İlk ve tek şiir kitabı Acının Külrengi, 2001 yılında Serander Yayınevi’nden çıktı.

Yapıtın sayfaları, 1958 tarihli “Kar Yağmış Acunuma Lapa Lapa” adlı şiirle açılıyor. Yaklaşık elli yıllık bir şiir serüveni var Attila Aşut’un. Şiire adanmış bir ömrün yürek uçları bu ilk yapıtı... Bunca yıllık gecikmeye Acının Külrenginin “önsöz”ünde açıklık getirmiş şair. Bütün ömrünü kapsayan gazetecilik ve politika uğraşı, onu şiirlerini kitaplaştırmaktan alıkoymuş uzun yıllar boyunca. Ne zaman yeniden bütünüyle edebiyata dönüyor; şiirlerini kitaplaştırma olanağı buluyor.

İlk şiirleri Trabzon’da yayımlanan Hâkimiyet gazetesinin sanat sayfasında çıkan Attila Aşut, yarım yüzyıldır şiirle yolculuğunu sürdürüyor. Otağ, Dönemeç, Yeni Türkü, Çağdaş Türk Dili, Anadolu Ekini, Öykü-Şiir, Karşı, Kıyı, Trabzon, Gerçek Sanat, Promete, Yeni Biçem, Damar, İnsan, Edebiyat ve Eleştiri, Papirüs, Ürün, Güzel Yazılar, Ağır Ol Bay Düzyazı, Pencere, Mor Taka vb. dergilerde şiirleri yayımlandı.

Acının Külrengi, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, “Trabzon’da Bir Zenci”, 1958–1960 döneminden seçmeleri kapsıyor.

Attila Aşut, başlangıçta, 1950’li yılların genel havasında şiirler yazar:


Yıldızsız gecelerin ikinci yarılarında
Sokaklardaki bu ıslak aydınlık neden?
Kim salıvermiş bu mutsuz ışığı üstümüze,
Karanlığa tutkumuzu bilmeden?

(Kötümser ya da Karanlık Tutkusu)


Attila Aşut, tutkunu olduğu Türkçeyi özenle kullanır şiirlerinde:


Bir yenik gecemden sesleniyorum sana
Saçlarında ıslaklığı nisan yağmurlarının
Umutsuzlar Parkı’nda yitirdim gözlerimi
Bırak şimdi mutlu yaşantıları
Van Gogh’un buğday tarlasını unut,
Tut elimden
Düşeceğim
Mevlût!


Savaş Sonu Tutsak Kampları adlı şiirinde, geleneksel Türk şiirinin izlerini sürerken toplumsal olana da göndermeler yapar:


Savaş sonu tutsak kamplarının
Büyür yalnızlığı gecelerle bir
Duyulan dağca taşça ağlamaklı
Köpeklerin özgürlük türküsüdür
Yorgun çağrısında ulumaların


Yapıtın ikinci bölümü, “Yaralı, Bungun, Tutsak”, Aşut’un şair kişiliğini, devrimci yaşamını yansıtan on iki şiirden oluşmuş. Toplumsal mücadelenin, yenilgilerin, acıların yo-ğunlaştığı 1970–1980 dönemi, Attila Aşut’un şiirinde ses veriyor. Onlarca emekçinin canını alan 1 Mayıs 1977, “Kanlı Günleme” şiirine yansımış:


Bugün yüreğim ne şurda
ne burada
Bugün yüreğim bir kanlı külçe
İstanbul’da
Bugün yüreğim yalnızca
Taksim’de atıyor
Ve bedenim kanlar içinde
paramparça
1 Mayıs’ta
Toprağa düşenlerle yatıyor!



Attila Aşut, çağdaş Türk şiirinin izini sürerken, gelenekselden yararlanır. Şiirde sese ve imgeye ağırlık verir. Güçbeğenirlik ve dile gösterilen özenle yazar şiirlerini. Aşut’un şiiri arı, yalın bir dize işçiliğini yansıtır. Şiirinde müzik, Divan şiiri izleri, gazel biçeminde kendini gösterir:


Sevdiceğim, övdüceğim, en ince dalımsın benim
Aşkın yediveren gülü, karasevdalımsın benim.

Ardım sıra götürdüğüm, sürgünlerde büyüttüğüm
Özlem kuşum çığlık çığlık, suskun zerdalimsin benim.


Bitsin diye ayrılıklar ceylan gözlü can yoldaşım,
Sevgi katına sunulmuş arzuhalimsin benim.

(Övünerek Aşkın İle)


Ülke gündemini şiirle izleyen Attila Aşut, yanı başında yitip giden güzel insanlara ağıtlar yakar. İşkence edilerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’u anlatan dizeleri bir dönemin belgesi:


Öldü gül’ün eşi
alaz’ın ve türküler’in babası
emekçisi onur’un.


Öldü can yoldaşım
güzel insan
güzel oğul
güzel İlhan

(Alaz Ağıtı)


Mamak günlerinde her zaman omuz başında olan hayat yoldaşı Özen’e adanmış şiirinde “menekşeli acılar”ı dile getirir:


Bir kadın... karda kışta
Yürüyordu gizli düşte
Bir yakada açık görüş
Öbür yaka direnişte.


Bir kadın... yaşamın terkisinde
Ardı sıra doludizgin atlılar
Ceylanlar gezinir gözlerinde
Heybesinde menekşeli acılar.

(Menekşeli Acılar)


Attila Aşut şiirini, “acının şiiri” olarak değerlendiriyor: “Benim şiirim acılı, yaralı bir şiirdir, kanayan bir şiirdir. Diyebilirim ki ‘acı’ izleği, şiirimin omurgasını oluşturur. Ama bir öykünme değildir bu. Ateşi ve ihaneti görmüş bir insanım ben. Yaşamım boyunca acının her türünü yüreğimde, bedenimde, ruhumda taşıdım... Yaşamımı böylesine derinden etkileyen bir olgunun şiirime yansımaması düşünülemez elbet...”(Attila Aşut, “Şiir Üzerine Dağınık Dü-şünceler”, Kıyı, Sayı: 168, Mart 2000)

Attila Aşut, bireyin acılarını toplumsal acılarla kaynaştırarak taşır şiirine. 1980 top-lumsal travması alabildiğine yansımıştır dizelerine. Kıyı’nın Mart 2000 sayısında top-lumsallığın şiire yansıması üzerine görüşlerini açıklar: “12 Eylül öncesinin karanlık günlerini anımsayın. Faşist saldırılar kol geziyor. Ölüm pusuda. İnsanlar sokaklarda takır takır vu-ruluyor. Akşam eve dönüp dönemeyeceğimiz bile kuşkulu... Günlerden 24 Mart 1978... Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün öldürüldüğünü haber veriyor öğle ajansı. Kulaklarıma inanamıyorum. Onulmaz acılar içindeyim. ‘Giderayak’ şiiri işte bu sancılı or-tamda, sanki kendiliğinden dökülüyor dudaklarımdan...”:


Umudu öldürüyorlar yavrum
baharda kuşları
balaban düşleri öldürüyorlar
yalansız gülüşleri
balözü öpüşleri öldürüyorlar


En güzel şeyleri öldürüyorlar yavrum
kitapları ve çocukları öldürüyorlar

(Giderayak)


Acının Külrengindeki şiirler, ülkenin ve şairin yaşamından damıtılmış acıların özeti gibi de okunabilir. Attila Aşut’u gençlik yıllarından, Trabzon’daki etkinliklerinden bugüne adım adım izleyen şair Nuri Aksakal, bir değerlendirmesinde, şairin “acı” izleğini nasıl açım-ladığını belirtir: “Ben Attila Aşut’u 60’lı yılların başında tanıdım. Bir avuç meraklı, he-yacanlı, soran, sorgulayan gençtik... Yön dergisi çıkmaya başlamıştı. Sonra Varlık, Yeditepe, Türk Dili dergileriyle tanıştık... Benim ilk ustam, öğretmenim Attila Aşut’tur. Kıyasıya eleştirirdi bizi. Bir sözcük üzerine dakikalarca konuşurdu... Sonra aradan yıllar geçti. Her birimiz bir yana savrulduk. Sonra Attila ile Ankara’da yeniden buluştuk. O, Trabzon’da olduğu gibi, Ankara’da da ‘ güzele düşman’ yaratıklarla savaşımını sürdürüyor.

Attila Aşut, kanayan, yaralı bir şiirin ardına düştü; acının şiirini yazdı. Hem de doludizgin ve kesintisiz...“Acının Külrengi”, aslında Aşut’un kendi rengidir...”(Şiir Akşamları ll, Makine Mühendisleri Odası Ankara Şubesi Yayını, Ankara, 1999)

Kitabın üçüncü bölümünü oluşturan “Şiirin Rengi ”ne, dört damıtılmış şiirini almış Attila Aşut. XVl bölümden oluşan ilk şiir (Şiirin Rengi), Türk şiirine emek vermiş şairlere bir saygı duruşu aynı zamanda... Dağlarca, Ruhi Su, Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Behçet Necetigil, Ece Ayhan, İlhan Demiraslan, Hasan Hüseyin, Metin Demirtaş, Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Metin Altıok, Nâzım Hikmet, şiirin renginden, şairin yüreğinden damıtılmış dizelerde Attila Aşut’a düşünsel ve şiirsel yoldaşlık yapıyorlar.


Vlll. şiir, İlhan Demiraslan’a adanmış:


Sessiz bir çığlık mıydı uzaklarda,
“Eller Ekmeğe Doğru” ve “İncir Ağacı” ?
Küskün gitti dünyaya İlhan Demiraslan,
Sol ciğeri üzerinde hep o sancı.


Sığındığı ebruli kıyılarda,
“Acının Uçları”nda yaşadı.
Ve öldü “Trabzon’da Son Argonot”,
Ölümün rengi oldu adı.


Attila Aşut, bütün ömrünce sosyalizm mücadelesinin ardından koştu; eşitlikçi, yaşa-nası özgür bir dünya için gazeteciliğe yüreğini koydu. Çok sevdiği şiir, bu yüzden zaman zaman arka planda kaldı. Yine de kırk yılın şiirleriyle çıkageldi o düş ülkesinden, yaralı şiirlerle selamladı okurunu.

Attila Aşut, Trabzon toprağının yetiştirdiği önemli kültür insanlarından biridir.


Dışarıda kirletilmiş bir bahar
Yüzümde devedikenleri
Binmeliyim şiirin mavi trenine,


diyen Attila Aşut’a daha nice şiirsel yolculuklar... Şiir treni hiç durmasın...



yaralı şiir


Şiirim yaralıdır
Çünkü yaralıdır yurdum.
Kınalı kuzularım
-Kızlarım
Oğullarım-
Yaralıdır.


Denizlerim kurudu
Gemilerim battı
Tayfalarım yaralıdır.


Uzun yol yorgunuyum
Söz verdim/
Dönüp bakamam geriye
Çocukluğum yaralıdır.


Genç ölülerin yaşamından çaldık
Düşenlerin ömrü eklendi ömrümüze
Ölenler niye öldü?
Biz niye hayattayız?
Sorularım yaralıdır.


Köprüleri attım
Gemileri yaktım
Atları vurdum
Gençliğim, umudum yaralıdır.

Karanlık bir kuyudayım
Kovam boş/
Su çekmiyor çıkrığım
Yaralı bir ömrün ortasında
Kanıyor şiirim ve yurdum.


attila aşut

(Attila Aşut, Acının Külrengi, Serander Yayınları, Trabzon, 2001)

Kıyı, Mayıs-Haziran 2008 ,Sayı:202