18 Ekim 2025 Cumartesi

33. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'na Şiirden Bakmak






33. TÜYAP KİTAP FUARI'NA ŞİİRDEN BAKMAK...

Ali Mustafa


TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı, ilk kez, 1982’de Taksim’de Etap Marmara Oteli’nin küçük bir salonunda 28 yayınevinin katılımıyla açılmıştı. 1983’te Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Sergi Sarayı’na taşınmasıyla katılımcı yayınevi sayısı çoğaldı, etki alanı yaygınlaştı; Turhan Selçuk’un o anlamlı çizgileriyle kitap çınarı oldu. Uzun yıllar Beyoğlu’nda kitapseverlerin ilgi odağı olan TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı, 2003 yılında Beylikdüzü’ndeki geniş sergi yerine taşınıp uluslararası bir niteliğe büründü. Yıllar içinde kitap çeşitliliğiyle dallanıp budaklanmış; üniversiteye hazırlık kitaplarından çocuk kitaplarına, sesli kitaplardan boyama kitaplarına, romandan hikâyeye, araştırma kitaplarına ilgi duyan okur kesiminin çekim yeri olmuştur.
TÜYAP’ı her yıl yüzbinlerce kitapsever ziyaret ediyor, çantalar dolusu kitapla evlerine dönüyor; kütüphanelerde yeni alınan kitaplara yer açılıyor. Peki, bunca kitap içinde şiir kitapları eski ilgiyi görüyor mu okurdan? Şiir, TÜYAP’tan dışlanıyor mu? Şiir, son yıllarda çoktan yayın dünyasından, okurlardan hatta şairlerden de uzaklara savruldu... TÜYAP’ta şiir etkinlikleri azdı ve yeterince donanımlı değildi. Şiir kitapları da sanki stantlarda görünmez olmuştu birkaç yayınevi dışında. Şiir üzerine inceleme, araştırma kitapları çok az yer bulur oldu yayınevlerinin programlarında. İyi ki 2014 TÜYAP’ında Yasakmeyve Yayınları, Mühür Kitaplığı ve Şiirden Yayınları vardı da şiir oralarda soluk aldı birazcık.
Bu yıl, TÜYAP etkinlik programını incelediğimizde 270 kültür-sanat etkinliği içinde yalnızca dokuz etkinliğin şiire ayrıldığı görülüyor. Gerçekte TÜYAP’ın her yıl bir “ana tema”sı var. Seçilen “tema”ya ilişkin etkinlikler daha ağırlıklı oluyor. Bu yıl “Sinemamızın 100 Yılı” ağırlıklı söyleşi ve açıkoturumlar, bu 270 etkinliğin ana bölümünü oluşturdu. Ne var ki böyle olması şiire “üvey evlat muamelesi” yapılmasını gerektirmezdi.
Şiir, TÜYAP’tan geri çekildiği gibi hayatımızdan da geri mi çekiliyor? Fuarı gezen okurlar, sayfalarını karıştırdıkları kitabın şiir olduğunu görünce “Aaa şiirmiş” deyip eli yanmışçasına tekrar standa bırakması düşündürücü. Şiir, kitap okurunun gönlünden ve seçiminden çıkıyor mu acaba? Birkaç yayınevinin ve şairlerin gayretleriyle düzenlenen şiir etkinlikleri yeterince yer aldı mı, ilgi gördü mü TÜYAP’ta? Gerçekleştirilen şiir etkinlerine bir göz atarsak ancak şunları görebiliyoruz:
Halil İbrahim Özcan’ın yönettiği “Şiire Yolculuk”; Orhan Alkaya, Fergun Özelli’nin konuşmacı olarak katıldığı “Seyfi Turan Şiiri”; Mustafa Fırat, Baki Asiltürk, Cenk Gündoğdu’nun konuşmacı olarak katıldığı “1980 Kuşağı Türk Şiirinin Günümüz Şiirine Etkisi”; Aydan Ay’ın yönettiği, Engin Turgut, Niyazi Yaşar, Seyyit Nezir, Zuhal Tekkanat’ın konuşmacı olduğu “Cemal Süreya’yı Yitireli Çeyrek Yüzyıl Oldu”; Haydar Ergülen, Cenk Gündoğdu, Baki Asiltürk, Ali Şimşek, Mustafa Bayram Mısır’ın katıldığı “Büyük Kırılma: 2000’ler Şiiri ve Hayat”; Alâettin Bahçekapılı’nın yönettiği, Orhan Karaveli, Ahmet Özer’in konuşmacı olduğu “Nâzım Hikmet’in Ölümünün 50. Yılı”; Ahmet Telli’nin şiir dinletisi; Tekin Yayınevi’nin düzenlediği konuşmacılarını Tuğrul Keskin, Enver Ercan, Metin Cengiz, Nevzat Çelik, Turgay Fişekçi, küçük İskender, Onur Caymaz, Tuna Kiremitçi ve Leyla Şahin’in oluşturduğu “Ataol Behramoğlu 50. Sanat Yılı Genç Şairler ile Buluşmalar”; Şeref Özsoy, Haluk Oral’ın katıldığı “Orhan Veli 100 Yaşında” açıkoturumu ve Yasakmeyve Yayınları’nın düzenlediği Sabit Kemal Bayıldıran, Ahmet Özer, Hilal Karahan’ın konuşmacı olduğu “Gelenek ve Günümüz Şiirinde Yeniden Üretimi”
Bu etkinlikler 2014’teki şiirimizi ne kadar yansıtıyordu acaba? Düzenleyicilerin bu konuları ve konuşmacıları seçmesi yıl içinde şiirin izlediği seyri yeterince yansıtmış mıdır? Daha sorulacak onlarca soru var. Bu arada şiirseverlerin şiir etkinliklerinin bazılarına pek de ilgi gösterdiği söylenemezdi.
2014’te TÜYAP’ı ziyaret eden kitapseverlerin 500.000’i aştığı söyleniyor. Kitap için göğsümüzü kabartacak bir katılım; bu kitap tutkunlarının ne kadarı şiire yer ayırmış dokuz gün boyunca? TÜYAP etkinlik programında yer verilen dokuz şiir etkinliği göz önüne alınırsa -ironiyle- çoğunu konuşmacı sayısı kadar “şiirsever” izledi gözlemlerimize göre. Şiir, TÜYAP 2014’te görünmez olmuştu bir bakıma; uzaklara mı çekilmişti ne? Yunus Emre’den günümüze, Nâzım Hikmet’ten Küçük İskender’e onca etkili şairimiz varken şiir bu denli az mı ilgi görmeliydi!.. Burada sorumluluğu paylaştırmak gerek; şiir geri çekildiyse başat sorumlu, şairler mi? Şiiri okurdan kim uzaklaştırdı? Yayınevlerinin tutumuna ne demeli? 2014 yılını bitirdiğimiz şu günlerde şiir kitapları yayımlayan kaç yayınevi kaldı?
Başka bir yönden bakarsak 2014 yılının şiir açısından ayrı bir önem taşıdığı görülecektir. 2014 yılı, Orhan Veli’nin, Dağlarca’nın, Oktay Rifat’ın 100. doğum yılı. Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde bu üç şairimizle ilgili sergiler düzenlendi, sergi kitapları yayımlandı. 2014’te gelenekselleşmiş şiir ödülleri de verildi. Behçet Necatigil Şiir Ödülü Enver Ercan’a, Altın Portakal Şiir Ödülü Şeref Bilsel’e verildi. Yalnızca bu etkinlikler bile, 2014’ün şiir için önemli bir yıl olduğunu anlatmaya yeter de artar.
TÜYAP’a sıcağı sıcağına yetiştirilmiş, şiire ilişkin az ama değerli birkaç inceleme ve biyografi kitabı da okurunu bekliyordu kitap ağacının dallarında: Enis Batur’un yazdığı Oktay Rifat’a Doğru, Beşir Ayvazoğlu’nun hazırladığı He’nin İki Gözü İki Çeşme (Asaf Halet Çelebi biyografisi), Devrim Dirlikyapan’ın Metis Yayınları’ndan çıkan Ölümü Gömdüm, Geliyorum adlı Edip Cansever’in şiirine farklı bir bakış getiren yapıtı ve İletişim Yayınları’ndan çıkan Turgut Uyar’ın Çocuklarıyız... “Gezi Direnişi” artık kitaplara ad verilmede esin kaynağı. “Gezi”den unutulmaz bir duvar yazısıdır: “Turgut Uyar’ın dizeleriyiz”…
Yasakmeyve Yayınları’ndan çıkan iki inceleme kitabını da eklemek gerek yılın önemli şiir kaynak yapıtlarına: Sabit Kemal Bayıldıran’ın Edebiyatımızda Şiirler Sözlüğü ve Hilal Karahan’ın Dip Köşe Şiir Notları. Bütün yayın programını şiire ayıran Yasakmeyve Yayınları’nı kutlamak gerek. Kurulduğundan bugüne şiirin bayrağını hep yükseklere taşıdı. Gerek yayımladığı şiir kitaplarıyla, gerekse Yasakmeyve dergisiyle şiirin nabzını her zaman tutmaya çalıştı. 2014’ün son aylarında anlamlı bir girişim de başlattı: “Her okula şiir kitaplığı”… Yasakmeyve’nin şiir kitaplarını koli yapıp okul kütüphanelerine göndermesini kutlamak gerek; başta Enver Ercan’ı ve yayınevinin genç emekçilerini… Söz Yasakmeyve’den açılmışken 2014 TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda her zaman canlı, şairlerin ve şiir okurlarının uğrak yeri bir stant da açtıklarını belirtelim. Gökkuşağı renginden kitap kapaklarıyla Yasakmeyve Yayınları şiirin çekim merkeziydi TÜYAP’ta. Şair Sezai Sarıoğlu’nu gün boyu stantta okurlarına kitap imzalarken görmek de güzeldi.
TÜYAP’ta şiir adına önemli etkinliklerde bulunan üç yayınevi ilk bakışta dikkati çekiyordu: Yasakmeyve Yayınları, Mühür Kitaplığı ve Şiirden Yayınları. Bunların dışında şiire yayın programında yer veren, yıl içinde şiir kitabı yayımlayan yayınevleri ne kadar da azdı. Yeni kurulan Ve Yayınevi’nden çıkan Oğuzhan Akay’ın Gölgede 100 Derece (Jpg Şiirleri), Varlık Yayınları’ndan Salih Bolat’ın Atların Uykusu, Yasakmeyve Yayınları’ndan çıkan 2014 Kıyı-Ruhi Türkyılmaz Şiir Ödülü’nü alan Gülçin Sahilli’nin Mavi Esme Boran, Varlık Yayınları’ndan Enver Ercan’ın Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü alan kitabı Türkçenin Dudaklarısın Sen, Ali Taş’ın Yasakmeyve Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabı Nalsız Atlar… şiir bahçesinde açan yapıtlardan birkaçıydı. Yapı Kredi Yayınları şairlerin “toplu şiirler”ini yayımlamayı bu yıl da sürdürdü. En son Mehmet Yaşın’ın Dokuz Şiir Kitabı adlı yapıtını çıkardı. Everest Yayınları ve İş Kültür Yayınları da tek tük şiir kitabı yayımladılar 2014’te.
Şiir kitabı yayımlayan yeni yayınevleri de kuruldu 2014’te: Ve Yayınevi, Noktürn Yayınları. TÜYAP’ta yer almadı bu iki yayınevi.
Mühür Kitaplığı standı yeni çıkan kitaplarıyla göz doldurdu. Her daim şairlerin uğrak yeriydi. Yayınevini yöneten Mustafa Fırat’ın heyecanı, fuarın dip köşelerinden birinde konumlanmış Mühür Kitaplığı’nı şiir çekimevine dönüştürmüştü. Belli başlı edebiyat dergilerinin, şiir dergilerinin TÜYAP’ta stant açmamalarının bir eksiklik olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Gözümüz hep Sincan İstasyonu, Akatalpa, Şiiri Özlüyorum vb şiir dergilerini aradı. Şiir adına bu eksikliği Şiirden, Yasakmeyve ve Mühür dergileri kapattı diyebiliriz. Onların stantları her zaman canlıydı, şiirseverlerin uğrak yeriydi.
Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası’nın TÜYAP’taki etkinlikleri son derece sınırlıydı. Bu iki yazar örgütünün TÜYAP’taki stantlarının nasıl bir işlev gördüğünü anlamak hayli zor. İmza günleri düzenleniyor ama bir sistematiğe bağlanmış değil; önüne gelen, kitaplarını stantlara yığıp sanki kitaplara müşteri bekliyor. Yazar örgütlerinin TÜYAP’ta bir ağırlığı kalmamış diye düşünmeden edemiyor insan. Bağımsız yayınevleri ve şiir dergileri yazar örgütlerinin fersah fersah ilerisinde çalışmalar yaptı fuarda. Kitap fuarının karmaşasında, koşuşturmasında gözden kaçırdığımız şiir kitapları oldu mu? Eski bir deyiştir: “Bir şiir olsa da ezberlesek” çarpıcılığında şiirlerle karşılaştık mı 2014 yılında? Onca edebiyat, şiir dergisinde, kitaplarda sayısız şiir yayımlandı. Belleklerde hangi şiirler yer etti? 2015’te şiir yıllıkları çıkınca bu sorulara bir yanıt bulacağız belki…
Gelecek yıl, 2015’te 34. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda nice kitaplar bizi bekliyor olacak. Artık şiiri daha çok görmek istiyoruz “kitap ağacı”nın dallarında. Cahit Külebi’nin deyişiyle “şiir her zaman…”
 * Kıyı, Ocak-Şubat 2015, Sayı:293

ali mustafa- trabzon'u anlamak



küreselleşme, kültürel-sosyal doku erozyonu ve
“Trabzon’u Anlamak” 

Ali Mustafa

Yüzyılların birikimini bağrında taşıyan Trabzon, son yıllarda küreselleşmenin kültürel ve sosyal dokusunu derinden etkilediği kentlerden biri oldu. Son otuz yılda ülkenin geçirdiği değişim Karadeniz’in kıyıcığına sığınmış kendi kabuğundaki bu kenti birbiri ardına gelişen olumsuzluklarla gündeme taşıdı.


Tarih boyunca birçok uygarlığın beşiği olmuş bu kültür kenti son yıllarda şovenizmin kıskacında çırpınıp duruyor. Küreselleşmenin özgürlük ve çoğulculuk getireceği varsayımı bu kent için bir düş kırıklığı yaşatıyor Trabzon’a gönül vermiş nice insana. Kültürel ve ekonomik geçiş yolları üzerinde konumlanan Trabzon, tarih boyunca gözlerin üzerine çevrildiği bir kent olagelmiştir. Özellikle siyasi konumu, kenti her zaman ülke gündemine taşımıştır. Küreselleşmenin dayattığı “kültürel çoğulculuk” aldatmasıyla çokça tartışılan ama anlamaya yönelik tutumların uzağında kenti iyice kendi kabuğuna çekilmeye zorlayan yapay “Pontos sorunu”, bir tür “içe çekilme” diye adlandırabileceğimiz bir düşünce yapılanması oluşturmuş; ülke genelinde izlenen “ sağcılaşma” politikası sonuçta meyvelerini vermiş ve Rahip Santaro ve Hrant Dink cinayetine değin uzanan bir dizi olumsuzluğu da kentin belleğine “kara sayfa” olarak yazdırmıştır. Sonuçta varılan yer “kolbastı” erozyonu olmuştur.

“Trabzon’u Anlamak” adlı derlemeye getirmek istiyorum sözü. Önceki yıllarda kültürel birikimi üzerine sayısız yapıt yayımlanan Trabzon bu kez “bize ne oldu?” sorusuna yanıtlar arayan bir yapıtla irdeleniyor.

Kocaeli Üniversitesi öğretim üyeleri Güven Bakırezer ve Yücel Demirer,“ Trabzon’da neler oluyor?” sorusundan yola çıkarak bir kent monografisi olarak da okuyabileceğimiz “Trabzon’u Anlamak” adlı yapıtı gün yüzüne çıkardılar. Emel Akar, Ömer Asan, Attila Aşut, Kudret Emiroğlu, Ali Eroğul, Şengül Öymen Gür, Ayşe Hür, Hakan Kapucu ve İlknur Üstün’ün makalelerinden oluşan derleme bugüne değin “kültür kenti Trabzon” olarak tanıdığımız bu Karadeniz kentinin değişen toplumsal ve sosyal yapısını irdeleyen, ezberimizi bozan sarsıcı bir yapıt.

Akademisyen yazarlarca özenle hazırlanan yapıt, bugüne değin bildiğimizi, tanıdığımızı sandığımız Trabzon’u bir başka boyutta ele alan makalelerle “bugünlere nasıl gelindi?” sorusuna da karşılıklar arama çabalarımıza katkıda bulunuyor.

Yapıtı hazırlayanların “giriş” bölümünde ayrıntılı bir dökümünü verdikleri “Trabzon bugünlere nasıl geldi?” sorusunun ışığında bir özetleme yaparsak; 20. yüzyılın son çeyreğinde dünyada alabildiğine yaşanan soğuk savaşın rüzgârları bu kıyı kentine değin ulaşmıştır. 1980 öncesi Türkiye’nin yaşadığı gerilimli yıllardan Trabzon da payına düşeni almıştır fazlasıyla. Siyaset bilimcisi Emel Akal “1970’li yıllarda kan gölüne döndürülen Trabzon sokakları” adlı makalesinde soğuk savaş”ın sıcak çatışma alanlarından birinin de Trabzon olduğunu vurguluyor. 1980’lere doğru gelişen toplumsal muhalefetin önemli kentlerinden biri olan Trabzon, 1980 faşist darbesiyle “sağcılaştırılan” kentlerden biri olmanın acısını bugünlerde fazlasıyla duyumsuyor. Trabzon adının linç girişimleriyle, cinayetlerle anılması bizi ne kadar hüzünlendiriyorsa o kadar da düşündürmeli

Emel Akal’ın yazısının sonuna eklediği “1974-1980 yılları arası Trabzon’da yaşanan olaylar ve siyasi cinayetler kronolojisi” bir ibret toblosu olarak karşımızda durmakta. 1980 Faşist darbesine gelinen süreçte bir kuşağının kırımının belgesi olarak bu liste iyice belleklere yerleştirilmeli. Ülkenin bir kuşağının nasıl yok edildiğini görürsek; bugün Trabzon’un ve ülkenin içine düştüğü durumu daha iyi kavrayabiliriz.

“Trabzon’u Anlamak” adlı yapıtta okurun ilk kez karşılaşacağı bir Trabzon portresi çiziliyor diyebiliriz. Araştırmacı Kudret Emiroğlu, Trabzon’un sayısız yetenekli ressam yetiştirdiğini; resim sanatının soyut ve bireysel bir üretim olduğunu dolayısıyla toplumsallaşmaya katkısının çok az olduğunu belirtiyor. Biz de bu saptamaya şu soruyu ekleyebiliriz; Karadeniz’den, Trabzon’dan niçin ülke ölçeğinde bir romancı ve öykücü yetişmiyor? Şairleri ve ressamları çok olan kentten dahası Karadeniz yöresinden bir romancı niçin yetişmiyor? Rıfat Ilgaz’ı saymazsak; Karadeniz’in romanı, öyküsü henüz yazılmadı diyebiliriz. Romancı ve öykücü yetiştiremeyen Trabzon doğaldır ki insana kıyan cani ruhlar yetiştiriyor.

Kudret Emiroğlu, “Trabzon Ne Yetiştirsin?” başlıklı değerlendirmesinde tarıma dayalı bir ekonomik yaşantısı olan kentin son yıllarda aldığı iç göçle sosyal yapısının oldukça değiştiğini artık mısıra ve fındığa dayalı ekonominin kente yetmediğini; yeni bir kent kültürünün oluştuğunu; bunun da son yıllarda ortaya çıkan olumsuzluklarla kentin bilinen imajının değiştiğini vurguluyor ve soruyor: “Trabzon ne yetiştirsin?”

Öğretim üyesi Hakan Kapucu’nun “ Bir görünmez üniversite, bir cadı kazanı” adlı makalesi, büyük umutlarla 1960’larda kurulan KTÜ’nün kentine ve insanına ne denli uzak bir üniversite olduğunu, bilim üretmekten çok günlük politikaların kurbanı olduğunu belirmesi açısından önemli saptayımlarda bulunan bir çalışma. Bir kenti anlamak için eğitim kurumlarına, medyasına bakmak gerek önce.

Attila Aşut’un “Trabzon’un kültürel yaşamından kesitler” adlı araştırması da Trabzon’un bugünlerdeki olumsuz imgesini silecek yoğunlukta bilgiler içeren kapsamlı bir çalışma. Bedri Rahmi Eyuboğlu, Sabahattin Eyuboğlu, İsmet Zeki Eyuboğlu, Hasan İzzettin Dinamo, Halil Nihat Boztepe vb. Türk edebiyatının önemli adlarını, Gündoğdu Sanımer, Ahmet Özer, Hüseyin Atabaş Yaşar Miraç, Hüseyin Haydar, Çiğdem Sezer gibi Türk şiir ırmağına eklenen şairleri yetiştiren bir kent 21. yüzyılın başlarında nasıl böyle tutucu, şoven bir kent olur sorusu da aklımıza takılmıyor değil bu kültür-sanat birikimini görünce.

“Trabzon’u Anlamak” adlı derlemede, siyasi değerlendirmelerde bulunan tek yazı olarak da okuyabileceğimiz Ömer Asan’ın “Trabzon Rumcası ve Pontos etnofobisi” adlı değerlendirmesi belki de “Trabzon bugünlere nasıl geldi?” sorusuna yanıt verecek ipuçlarını taşıyor diyebiliriz. 1980’lerden sonra ortaya çıkarılan yapay tartışmalardan biri de bu “Pontus sorunu”dur diye düşünüyoruz. Tarihte hesaplaşması yapılmış konular ve olguları yeniden ısıtıp toplumun önüne koyarsak etki-tepki yasalarına göre bir karşı görüşü de sahneye davet etmiş oluruz. Trabzon’un son yıllarda şovenizmin batağına doğru hızla sürüklenmesinde bu yapay “Pontus sorunu”nun da az payı olmasa gerek. Tarihe ve kendimize bir daha tarafsız bir gözle bakmanın yararı var diye düşünüyoruz.

“Trabzon’u Anlamak” adlı derlemeyi okurken bir kez daha düşünme payımız oluştu diye düşünüyoruz. Emperyalizmin ülkemizin üzerinde oynadığı oyunları kavramadıkça, tarihe daha soğukkanlı bakamadıkça, kısır, sığ siyasi çekişmelerin içinde boğuldukça, hızla sürüklendiğimiz “Ilımlı İslam Cumhuriyeti”ne dur demedikçe, ne Türkiye’yi anlayabiliriz ne de Trabzon’u…


* Trabzon’u Anlamak, Derleyenler: Güven Bakırezer-Yücel Demirer, İletişim Yayınları, 2009, İstanbul


** Kıyı, Eylül-Ekim 2009, 210. sayıda yayımlandı...






Sondan Önceki Bahar





sondan önceki bahar

sondan önceki baharda
eşitlenmiş düşler
dünyanın bütün nehirlerine:
“kardeşçe hayat”


hücre
kuş sesleri
kar aydınlığı
“hayata dönüş”


hemşin’de
hem şiir
hem bahar

deniz
anne
rüzgar

baba
hücre
oğul


ne kalır geriye
dağlı bir çalgıya üflenen
son
nefesten


son
mektup
tabuta ilişik
karanfilli türküler
hayata yol arkadaşı



hatırlayınız
yas ülkesinin çocukları
sondan önceki bahara gömüldüler






"acının külrengi"nde bir şair:attila aşut-ali mustafa



“Acının Külrengi”nde Bir Şair: ATTİLA AŞUT


ALİ MUSTAFA



İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı sıralarda, 5 Ekim 1939’da Trabzon’da doğan Attila Aşut, 70 yıla yaklaşan ömrüne birçok uğraşı sığdırmayı başaran Trabzon toprağının yetiş-tirdiği değerlerimizdendir. Savaşın yıkımları ve yoksulluğu içinde başlayan yaşamı, nice acı-lardan, yoksunluklardan ve mücadeleden süzülmüş; acının külrenginde şiirlere dökülmüştür.

Okuryazar olmayan bir ana-babanın çocuğu olarak küçük yaşlarda yazıya, kitaplara sevdalandı. Çocukluğunun onca sorunlarına karşın kendisini yetiştirdi; edebiyata, şiire, son-raları da gazeteciliğe ve siyasete yöneldi.

İlk yazı ve şiir çalışmaları Ceylan, Küçük Afacan gibi çocuk dergileri ve Tan gaze-tesinin “çocuk sayfası”nda çıktı.1950’li yıllarda başlayan yazma tutkusu, onu bir sevdanın ardından 2000’li yıllara taşıdı.1957’de henüz lise öğrencisiyken matbaa kokusu onu çekti, Trabzon’un yetiştirdiği değerli gazetecilerden Ömer Turan Eyuboğlu’nun çıkardığı Hâ-kimiyet’te gazeteciliğe ilk adımlarını attı. Zamanla gazetenin yayın yönetmenliğini ve sanat sayfası sorumluluğunu da üstlendi.

1960 Devrimi’yle başlayan özgürlük ortamının yansımaları sonucu Trabzon’da hayat bulan Kıyı dergisinin 1961’deki ilk çıkışında Ahmet Selim Teymur ve arkadaşlarıyla birlikte çalıştı.

Attila Aşut, gazeteciliğini Dünya, Akşam, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinin Trabzon muhabiri olarak sürdürdü.1965–1968 yılları arasında bütün yükünü omuzladığı Sömürücülüğe Karşı SAVAŞ adlı haftalık toplumcu bir gazete çıkardı. Trabzon’da Gazeteciler Sendikası ve Devrim Ocağı’nın kuruluşuna katkı verdi.

Türk siyasi tarihinde bir kutup yıldızı gibi parlayan Türkiye İşçi Partisi’nin Trabzon örgütünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Böylece, mücadelelerle ve sürgünlerle yoğrulan siyasal yaşamı başlamış oldu. TİP’in il ve merkez yönetimlerinde görev aldı.

Attila Aşut, 1969’da Trabzon’dan ayrılarak Ankara’ya yerleşti. Sendika ve parti çalışmalarına ağırlık verdiği bu yıllarda, toplumsal mücadelenin her alanında yer aldı.12 Mart Muhtırası’ndan sonra yurtdışına çıktı. 1972–1977 yıllarını kapsayan bu sürgünlük dönemi Attila Aşut’un dünyaya bakışına yeni pencereler açtı.

Dönüşünde yine, gazeteciliğin insanı sarmalayan o mürekkep kokusu içinde buldu kendini. Politika gazetesinde çalıştı. Ankara çekti onu kendine. Yeni Ulus gazetesinin sanat sayfasını yönetti. Edebiyat, şiir tutkusu, bütün siyasal yaşamı boyunca hiç terk etmedi onu.

12 Eylül darbesini izleyen günlerde “TKP Davası” nedeniyle tutuklandı, 37 ay Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldı. Ülkeyi boydan boya kuşatan faşizan baskılar, şiirlerine de yansımıştır:


Kafeste kuş gibiyim
Yaralı, bungun ve tutsak,
Sakıncalı bir iştir şimdi
Sevgi sözcükleriyle konuşmak.

(Acının Bir Ucundan)


12 Eylül karanlığından nice şiirlerle ve dirençli bir yürekle kurtulan Attila Aşut, yeniden gazeteciliğe döndü. Haftalık Çağdaş gazetesinde “Sınıf Penceresinden” başlığıyla sendikal yazılar kaleme aldı. Görüş dergisinde işçi hareketi üzerine yazılar yayımladı. 1988 yılında Adımlar dergisinin Ankara Haber Müdürlüğü görevinde bulundu.1990–1991 yıllarında Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Hekimler Derneği’nin genel yönetmenliğini yaptı, derneğin yayın organı Son Reçete’nin yayımını üstlendi. 1993’te Aziz Nesin’in başyazarlığını yaptığı Aydınlık gazetesinde “Üçüncü Göz” köşesinde medyayı mercek altına alan yazılar yazdı. 1995’te Ankara’da yayımlanmaya başlayan Siyah Beyaz gazetesinin kültür-sanat yönetmenliğiyle ilk gözağrısı edebiyata yöneldi yeniden. 1998’de kırk yıldır sürdürdüğü gazetecilik uğraşından emekli olup tümüyle edebiyat-şiir çalışmalarına ağırlık verdi.

2002 genel seçimlerinde TKP Trabzon milletvekili adayı olan Attila Aşut, yetmiş yıllık ömrünü taçlandıran gazetecilik ve politika uğraşlarından sonra edebiyatta ve şiirde yo-ğunlaştı son yıllarda. Trabzon’da beş dönemdir yayımlanan Kıyıda yazılarıyla yer aldı. İlk ve tek şiir kitabı Acının Külrengi, 2001 yılında Serander Yayınevi’nden çıktı.

Yapıtın sayfaları, 1958 tarihli “Kar Yağmış Acunuma Lapa Lapa” adlı şiirle açılıyor. Yaklaşık elli yıllık bir şiir serüveni var Attila Aşut’un. Şiire adanmış bir ömrün yürek uçları bu ilk yapıtı... Bunca yıllık gecikmeye Acının Külrenginin “önsöz”ünde açıklık getirmiş şair. Bütün ömrünü kapsayan gazetecilik ve politika uğraşı, onu şiirlerini kitaplaştırmaktan alıkoymuş uzun yıllar boyunca. Ne zaman yeniden bütünüyle edebiyata dönüyor; şiirlerini kitaplaştırma olanağı buluyor.

İlk şiirleri Trabzon’da yayımlanan Hâkimiyet gazetesinin sanat sayfasında çıkan Attila Aşut, yarım yüzyıldır şiirle yolculuğunu sürdürüyor. Otağ, Dönemeç, Yeni Türkü, Çağdaş Türk Dili, Anadolu Ekini, Öykü-Şiir, Karşı, Kıyı, Trabzon, Gerçek Sanat, Promete, Yeni Biçem, Damar, İnsan, Edebiyat ve Eleştiri, Papirüs, Ürün, Güzel Yazılar, Ağır Ol Bay Düzyazı, Pencere, Mor Taka vb. dergilerde şiirleri yayımlandı.

Acının Külrengi, üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, “Trabzon’da Bir Zenci”, 1958–1960 döneminden seçmeleri kapsıyor.

Attila Aşut, başlangıçta, 1950’li yılların genel havasında şiirler yazar:


Yıldızsız gecelerin ikinci yarılarında
Sokaklardaki bu ıslak aydınlık neden?
Kim salıvermiş bu mutsuz ışığı üstümüze,
Karanlığa tutkumuzu bilmeden?

(Kötümser ya da Karanlık Tutkusu)


Attila Aşut, tutkunu olduğu Türkçeyi özenle kullanır şiirlerinde:


Bir yenik gecemden sesleniyorum sana
Saçlarında ıslaklığı nisan yağmurlarının
Umutsuzlar Parkı’nda yitirdim gözlerimi
Bırak şimdi mutlu yaşantıları
Van Gogh’un buğday tarlasını unut,
Tut elimden
Düşeceğim
Mevlût!


Savaş Sonu Tutsak Kampları adlı şiirinde, geleneksel Türk şiirinin izlerini sürerken toplumsal olana da göndermeler yapar:


Savaş sonu tutsak kamplarının
Büyür yalnızlığı gecelerle bir
Duyulan dağca taşça ağlamaklı
Köpeklerin özgürlük türküsüdür
Yorgun çağrısında ulumaların


Yapıtın ikinci bölümü, “Yaralı, Bungun, Tutsak”, Aşut’un şair kişiliğini, devrimci yaşamını yansıtan on iki şiirden oluşmuş. Toplumsal mücadelenin, yenilgilerin, acıların yo-ğunlaştığı 1970–1980 dönemi, Attila Aşut’un şiirinde ses veriyor. Onlarca emekçinin canını alan 1 Mayıs 1977, “Kanlı Günleme” şiirine yansımış:


Bugün yüreğim ne şurda
ne burada
Bugün yüreğim bir kanlı külçe
İstanbul’da
Bugün yüreğim yalnızca
Taksim’de atıyor
Ve bedenim kanlar içinde
paramparça
1 Mayıs’ta
Toprağa düşenlerle yatıyor!



Attila Aşut, çağdaş Türk şiirinin izini sürerken, gelenekselden yararlanır. Şiirde sese ve imgeye ağırlık verir. Güçbeğenirlik ve dile gösterilen özenle yazar şiirlerini. Aşut’un şiiri arı, yalın bir dize işçiliğini yansıtır. Şiirinde müzik, Divan şiiri izleri, gazel biçeminde kendini gösterir:


Sevdiceğim, övdüceğim, en ince dalımsın benim
Aşkın yediveren gülü, karasevdalımsın benim.

Ardım sıra götürdüğüm, sürgünlerde büyüttüğüm
Özlem kuşum çığlık çığlık, suskun zerdalimsin benim.


Bitsin diye ayrılıklar ceylan gözlü can yoldaşım,
Sevgi katına sunulmuş arzuhalimsin benim.

(Övünerek Aşkın İle)


Ülke gündemini şiirle izleyen Attila Aşut, yanı başında yitip giden güzel insanlara ağıtlar yakar. İşkence edilerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’u anlatan dizeleri bir dönemin belgesi:


Öldü gül’ün eşi
alaz’ın ve türküler’in babası
emekçisi onur’un.


Öldü can yoldaşım
güzel insan
güzel oğul
güzel İlhan

(Alaz Ağıtı)


Mamak günlerinde her zaman omuz başında olan hayat yoldaşı Özen’e adanmış şiirinde “menekşeli acılar”ı dile getirir:


Bir kadın... karda kışta
Yürüyordu gizli düşte
Bir yakada açık görüş
Öbür yaka direnişte.


Bir kadın... yaşamın terkisinde
Ardı sıra doludizgin atlılar
Ceylanlar gezinir gözlerinde
Heybesinde menekşeli acılar.

(Menekşeli Acılar)


Attila Aşut şiirini, “acının şiiri” olarak değerlendiriyor: “Benim şiirim acılı, yaralı bir şiirdir, kanayan bir şiirdir. Diyebilirim ki ‘acı’ izleği, şiirimin omurgasını oluşturur. Ama bir öykünme değildir bu. Ateşi ve ihaneti görmüş bir insanım ben. Yaşamım boyunca acının her türünü yüreğimde, bedenimde, ruhumda taşıdım... Yaşamımı böylesine derinden etkileyen bir olgunun şiirime yansımaması düşünülemez elbet...”(Attila Aşut, “Şiir Üzerine Dağınık Dü-şünceler”, Kıyı, Sayı: 168, Mart 2000)

Attila Aşut, bireyin acılarını toplumsal acılarla kaynaştırarak taşır şiirine. 1980 top-lumsal travması alabildiğine yansımıştır dizelerine. Kıyı’nın Mart 2000 sayısında top-lumsallığın şiire yansıması üzerine görüşlerini açıklar: “12 Eylül öncesinin karanlık günlerini anımsayın. Faşist saldırılar kol geziyor. Ölüm pusuda. İnsanlar sokaklarda takır takır vu-ruluyor. Akşam eve dönüp dönemeyeceğimiz bile kuşkulu... Günlerden 24 Mart 1978... Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün öldürüldüğünü haber veriyor öğle ajansı. Kulaklarıma inanamıyorum. Onulmaz acılar içindeyim. ‘Giderayak’ şiiri işte bu sancılı or-tamda, sanki kendiliğinden dökülüyor dudaklarımdan...”:


Umudu öldürüyorlar yavrum
baharda kuşları
balaban düşleri öldürüyorlar
yalansız gülüşleri
balözü öpüşleri öldürüyorlar


En güzel şeyleri öldürüyorlar yavrum
kitapları ve çocukları öldürüyorlar

(Giderayak)


Acının Külrengindeki şiirler, ülkenin ve şairin yaşamından damıtılmış acıların özeti gibi de okunabilir. Attila Aşut’u gençlik yıllarından, Trabzon’daki etkinliklerinden bugüne adım adım izleyen şair Nuri Aksakal, bir değerlendirmesinde, şairin “acı” izleğini nasıl açım-ladığını belirtir: “Ben Attila Aşut’u 60’lı yılların başında tanıdım. Bir avuç meraklı, he-yacanlı, soran, sorgulayan gençtik... Yön dergisi çıkmaya başlamıştı. Sonra Varlık, Yeditepe, Türk Dili dergileriyle tanıştık... Benim ilk ustam, öğretmenim Attila Aşut’tur. Kıyasıya eleştirirdi bizi. Bir sözcük üzerine dakikalarca konuşurdu... Sonra aradan yıllar geçti. Her birimiz bir yana savrulduk. Sonra Attila ile Ankara’da yeniden buluştuk. O, Trabzon’da olduğu gibi, Ankara’da da ‘ güzele düşman’ yaratıklarla savaşımını sürdürüyor.

Attila Aşut, kanayan, yaralı bir şiirin ardına düştü; acının şiirini yazdı. Hem de doludizgin ve kesintisiz...“Acının Külrengi”, aslında Aşut’un kendi rengidir...”(Şiir Akşamları ll, Makine Mühendisleri Odası Ankara Şubesi Yayını, Ankara, 1999)

Kitabın üçüncü bölümünü oluşturan “Şiirin Rengi ”ne, dört damıtılmış şiirini almış Attila Aşut. XVl bölümden oluşan ilk şiir (Şiirin Rengi), Türk şiirine emek vermiş şairlere bir saygı duruşu aynı zamanda... Dağlarca, Ruhi Su, Cahit Külebi, Ceyhun Atuf Kansu, Behçet Necetigil, Ece Ayhan, İlhan Demiraslan, Hasan Hüseyin, Metin Demirtaş, Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Ahmet Telli, Metin Altıok, Nâzım Hikmet, şiirin renginden, şairin yüreğinden damıtılmış dizelerde Attila Aşut’a düşünsel ve şiirsel yoldaşlık yapıyorlar.


Vlll. şiir, İlhan Demiraslan’a adanmış:


Sessiz bir çığlık mıydı uzaklarda,
“Eller Ekmeğe Doğru” ve “İncir Ağacı” ?
Küskün gitti dünyaya İlhan Demiraslan,
Sol ciğeri üzerinde hep o sancı.


Sığındığı ebruli kıyılarda,
“Acının Uçları”nda yaşadı.
Ve öldü “Trabzon’da Son Argonot”,
Ölümün rengi oldu adı.


Attila Aşut, bütün ömrünce sosyalizm mücadelesinin ardından koştu; eşitlikçi, yaşa-nası özgür bir dünya için gazeteciliğe yüreğini koydu. Çok sevdiği şiir, bu yüzden zaman zaman arka planda kaldı. Yine de kırk yılın şiirleriyle çıkageldi o düş ülkesinden, yaralı şiirlerle selamladı okurunu.

Attila Aşut, Trabzon toprağının yetiştirdiği önemli kültür insanlarından biridir.


Dışarıda kirletilmiş bir bahar
Yüzümde devedikenleri
Binmeliyim şiirin mavi trenine,


diyen Attila Aşut’a daha nice şiirsel yolculuklar... Şiir treni hiç durmasın...



yaralı şiir


Şiirim yaralıdır
Çünkü yaralıdır yurdum.
Kınalı kuzularım
-Kızlarım
Oğullarım-
Yaralıdır.


Denizlerim kurudu
Gemilerim battı
Tayfalarım yaralıdır.


Uzun yol yorgunuyum
Söz verdim/
Dönüp bakamam geriye
Çocukluğum yaralıdır.


Genç ölülerin yaşamından çaldık
Düşenlerin ömrü eklendi ömrümüze
Ölenler niye öldü?
Biz niye hayattayız?
Sorularım yaralıdır.


Köprüleri attım
Gemileri yaktım
Atları vurdum
Gençliğim, umudum yaralıdır.

Karanlık bir kuyudayım
Kovam boş/
Su çekmiyor çıkrığım
Yaralı bir ömrün ortasında
Kanıyor şiirim ve yurdum.


attila aşut

(Attila Aşut, Acının Külrengi, Serander Yayınları, Trabzon, 2001)

Kıyı, Mayıs-Haziran 2008 ,Sayı:202