18 Ekim 2025 Cumartesi

Ali Mustafa- Yaşamöyküsü


Ali Mustafa, Avcılar, 2013

Ali Mustafa Yaşamöyküsü

Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çorum’da beş yıl edebiyat öğretmeni olarak çalıştı. 1988’den bu yana İstanbul’da eğitimciliği sürdürüyor.

İlk şiirleri, Trabzon’da yayımlanan İleri gazetesinde çıktı (1981). Varlık, Türk Dili, Dönemeç, Karşı, Akdeniz, Temmuz, Hayal, SarmalÇevrim ve Edebiyat Nöbeti dergilerinde yazı ve şiirleri yayımlandı.  Kıyı’da inceleme ve araştırmalarıyla göründü.

Çağdaş Yangınlar adlı şiir dosyasıyla Akademi Kitabevi 1989 Şiir Mansiyonu’nu kazandı. İlk yapıtı aynı adla 1992’de Cem Yayınevi’nce basıldı. İkinci kitabı Kıyılara Mektuplar, 2008’de Kıyı Yayınları’ndan çıktı. Hazırladığı Ganita Kitabı 2011’de Kıyı Yayınları’ndan okura ulaştı. 

1981 ve 1986  dönemlerinde yazı ve şiirleriyle yer aldığı Kıyı dergisinin 2007’de 5. döneminde 212. sayısından itibaren  2017'ye  değin kapandığı 310. sayısına kadar yayın yönetmenliğini yaptı.



 

"kıyılara mektuplar" üzerine- ümit tarı



“ KIYILARA MEKTUPLAR” ÜZERİNE

Ümit Tarı



Bir okur olarak Ali Mustafa’yı tanımam, 80’li yılların ikinci yarısında “Kıyı” aracılığıyla gerçekleşti.

1992’de ilk yapıtı “Çağdaş Yangınlar” ulaştı şiir severlere. Yapıtın “Unutulmuş Kıyıda” şiirinde:


“yaprak yumuşaklığında gün

unutulmuş kıyıları düşünüyoruz

göçmen konuklarıyız suların

deniz kuşlarıyla değişken”


diyen Ali Mustafa’nın yazma serüveninde, “Kıyı” ayrı anlamlar yüklenerek hep var oldu. Şubat 2008’de, Trabzon’da, “Kıyı Dergisi Yayınları”nda çıkan yapıtı “Kıyılara Mektuplar” da birçok açıdan bu düşüncemizi destekliyor.

Ali Mustafa, şair Ahmet Özer’in yapıtta yer alan sunuş yazısının ardından “edebiyatın yüreği kuşkanadı mektuplar” başlıklı önsözünde, mektup türüyle ilgili kısa ancak çarpıcı noktaları vurguladıktan sonra yapıta dair önemli ipuçları veriyor:

“ …Yıllardır yanı başında olduğumuz Kıyı’mız, bu mektupların gözesini oluşturuyor.

Kentlerden kentlere akan sanat yolculuklarını belgesel tadında yansıttığına inandığım “Kıyılara Mektuplar”, yazıldıkları kentin kültür tarihine bir tutam katkı olarak da görülebilir.

Bu mektuplar, 60’lı yıllardan günümüze, yarım yüzyıldır aralıklarla da olsa yayımlanan; yetiştirdiği, el verdiği yazar ve şairlerle bir ‘okul’ oluşturan kültür sanat dergisi Kıyı’da yayımlandı. Kıyı’nın sayfalarından süzülen bu yazıların; yine Kıyı Dergisi Yayınları’nda gün yüzüne çıkması en uygunuydu.”

Nitelikleri, içerik ve yazılış amacı belirtilen 14 mektuba yer veriliyor yapıtta. Tarih sırasına göre düzenlenen mektuplarda; İstanbul, Giresun ve Ankara’da düzenlenen imza günleri, TÜYAP Kitap Fuarı, Trabzon’da gerçekleştirilen sanat-kültür etkinlikleri, açık hava sergileri, ORSEV(Ordu Sanatevi), seçkin değerlerimiz Ahmet Selim Teymur, Şükrü Gümüş, Ahmet Özer, İ.Gündağ Kayaoğlu, Gündoğdu Sanımer yer alıyor.

Şair duyarlığının kamerasıyla titizce seçilen ayrıntılar, yaşananlarla ilgili izlenimler usta bir doku içinde sunuluyor. Sanat-edebiyat tutkusuna, coşkuya, emeğe, değerbilirliğe şiir dilinin aydınlığı, derinliği eşlik ediyor.

Mektupların ilkinde, 3 Mayıs 1986 günü Ankara’da, Arkadaş Kitabevi’nde Mehmet Yaşar Bilen, Burhan Günel, Füruzan Toprak’ın imza gününde, Türkiye’nin dört bir yanından “kuşkanadı mektuplarla dayanışmanın gerekliliğine inanarak” gelen şairlerin, yazarların buluşması büyük bir coşkunun sıcaklığıyla kayıt altına alınıyor.

Okuru yazarla, şairle; yazarı, şairi dostlarıyla buluşturan imza günlerinin güzelliğini okura yaşatan bir başka mektupla, okur bu defa İstanbul Kadıköy’de buluyor kendini. 6 Haziran 1987 günü Bilim Kitabevi’nin konukları; Ahmet Özer, Osman Şahin, Haşim Şahin. İmza günü, dost şair-yazarların buluşma şölenine dönüşüyor. Sevgi, dostluk, coşku ve içtenliğin harmanlandığı üç günün sonuna gelindiğinde, bu duygu yoğunluğunun yarattığı hüznü yaşıyorsunuz.

Şükrü Gümüş’e ayrılan “Mektuplar Yazılmayacak Artık” başlıklı bölüm 9 Ağustos 1988’de Çorum’da kaleme alınmış:

“1976-1981 yıllarında Talip Apaydın, Ahmet Say, İrfan Yalçın ve Fatma Oran’dan gelen mektuplar Şükrü Gümüş’e bir kıyıda kalmanın; büyük kentlerin uzağında yazıp üretmenin umarsızlığında bir sıcaklık, bir okul olmuştu.

Dosyasındaki mektupların değişik bölümlerinden bir yazı oluşturmayı anısına görev bildim.”

Ali Mustafa bu sözlerini; mektupların içeriğiyle, yazılış sürecini kısa alıntılarla destekleyerek sürdürüyor. Bu mektuplarda Gümüş’ün erken ölümünün hüznü sizi kuşatırken, Ali Mustafa’nın, Ahmet Özer’in -daha doğrusu Kıyı ailesinin- değerlerimize sahip çıkma konusundaki duyarlı duruşlarına şapka çıkarıyor; edebiyat dünyasının böyle duyarlıklara ne çok gereksinimi olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz.

Çoğu mektuplardan yansıyan sanatsal, toplumsal-bireysel duyarlığın; emek ve özverinin kimi mektuplarda neredeyse ana temaya dönüştüğü söylenebilir. “Açık Hava Sanat Sergileri”, “Argonotların Seyir Defteri”, “Kıyı Şölenine Yolculuk”, “Ahmet Özer’in 30. Sanat Yılı” bunlardan birkaçı. Bu mektuplarla hem Ali Mustafa’yı farklı yönleriyle tanıma olanağı buluyor hem de anlattığı, yer aldığı çevredeki aydınlığı yakalıyorsunuz. Bu aydınlığı oluşturan, adını çok iyi bildiğiniz ya da hiç duymadığınız pek çok değerin buluştuğu bu özel evreni imrenerek, zevkle yakından izliyorsunuz.

Bu evrene örnek oluşturan coşkulu imecelerin birinde Çiğdem Sezer, Muteber-İbrahim Dizman, Nazlı Özer, Neriman Calap, Ali Mustafa… bir kanadı oluştururken diğer kanatta Rasim Şimşek, Ömer Güner, Baki Akgül, Osman Bolulu, M. Özer Ciravoğlu… yer alıyor. İşte böyle anlardan birinde Gündoğdu Sanımer: “ Ahmet Özer, bu çocuklar varken sana ve Kıyı’ya ölüm yok.” sözüyle tarihe not düşüyor. (Yazının konusu olan yapıt, Sanımer’in ne denli haklı olduğunu göstermiyor mu?) Yapıtın son mektubunu okurken “Ahmet Özer ve bu çocuklar varken Sanımer’e de ölüm yok.” diyebilirsiniz!

Gündoğdu Sanımer Şiir Ödülü 2007” töreninin anlatıldığı mektuptan size ulaşan sevgi, saygı, vefa, dostluk; bir masal büyüsü oluşturuyor.

Ali Mustafa; Ahmet Özer, Çiğdem Sezer ve Neriman Calap için şöyle diyor: “ Bu üç şairimiz de artık Ankara’da yaşamlarını sürdürüyor. Keşke bu topraklar onları bağrına basabilseydi… Ama bir yazgı belki de… Ressamımız, şairimiz son yıllarda Trabzon toprağından çok uzaklara savruldular. Kimisi aramızdan ayrıldı, kimisi göç etti doğup büyüdükleri yörelerden. Bu, büyük bir kayıptır Trabzon için.”

Yaşananlara baktığımızda, “Kıyılara Mektuplar”ı okuduğumuzda tüm yitirdiklerine karşın Trabzon’un hâlâ çok şanslı bir kent olduğunu görüyoruz. Kenti çok boyutlu kavrayan yazarlar, şairler var oldukça Trabzon, şanslı olmayı sürdürecek; bu kıyılara daha çok mektuplar yazılacaktır.

Yeni mektuplara dek yazılanların gerçek okuyucusunu bulmasını, yapılanların tüm kentin yüreğine ulaşmasını diliyorum.







Sıvas İçin Gülbang






        


SIVAS İÇİN GÜLBANG

                                ah

                            güvercin

                                ah

sıvas’ta uçuşan turnalarla tutuştun
madımak’ın saçaklarında kanatların kül

                  içeride saat…14.30

                        fotoğraf

                   -merdiven başı-

yakılmadan önce hepimiz bu fotoğraftaydık
asım bezirci… yazgılar arşivi
behçet aysan… sağ çıkamazsak ateşlerden

metin altıok… gezgin yürek küllerde
uğur kaynar… el yazılarında alevler

hasret gültekin… sazın telleri

            dışarıda saat…19.00

                       kamera

                   -sokak araları-

yakmadan önce hepiniz bu filmde
adlarınız… yüzleriniz… aşklarınız yok

yakarak ülkenin aydınlıklarını…

                               mağaralarınıza dönün

                                    mağaralarınıza dönün

                                        mağaralarınıza…

 burada zaman tersyüz edilmiş
ateşlere dokunan eriyip giden

 söz kül

şiir kül…

saz kül

bezirci, aysan, altıok, kaynar, gültekin, nesimi…

seçilmiyor yüzleri…
ne saat kaldı…

ne merdiven başı…
yakıldı güvercinlerin uçuşu gökyüzünde…

                                   ah

                              güvercin

                                   ah

     

* Ali Mustafa, "Sıvas İçin Gülbank", Alevler İnsan Seli, Sıvas Kıyımı Şiirleri, Hazırlayan: Güngör Gençay, Gerçek Sanat Yayınları, Temmuz 2005, İstanbul, s.190


Yılmaz Güney ve Dergisi...


 

YILMAZ GÜNEY VE DERGİSİ

ALİ MUSTAFA

Yıl 1978, Yılmaz Güney cezaevindedir. Bir yandan da sineması için senaryolar, romanlar yazdığı en verimli dönemindedir. Bütün bu çalışmaları destekleyen bir dergi düşünmektedir. Dışarıdaki arkadaşları onun adıyla özdeşleşecek bir dergi hazırlıklarına girişirler.

Künyesinde “Aylık Kültür ve Sanat Dergisi/ Kurucusu Yılmaz Güney” ibaresi bulunan GÜNEY dergisinin ilk sayısı Ocak 1978’de çıkar.

İkinci hamur kâğıda basılan dergi 1970’li yılların sonlarına doğru gelişen yeni tasarım arayışlarını da dener ilk sayılarında. Ön kapakta sarı kırmızı, iç sayfa başlıklarında kırmızı renk kullanılır.

“Güney” dergisinin adına 2. 3-4. 5. ve 6. sayılardan itibaren “yeni” sözü konulur. Daha önceleri, 1960-1970 yılları arasında Atıf Özbilen’in yönetiminde çıkan Güney dergisiyle karışmaması için. Derginin künyesine 7. 8. 9. sayılarda ise “siyaset” belirgesi eklenir.

Adından da anlaşılacağı üzere Yılmaz Güney eksenli bir dergi olarak baştan beri “siyasi” bir yayındır “Güney”. İlk sayılarında “üç dünya teorisi”ni, Mao Zedung düşüncesini izlemektedir. Bu bağlamda derginin 9. sayısının kapağına Mao'nun gençler arasındaki fotoğrafı konulur, Mao'nun görüşlerine yer verilir.

Derginin siyasi çizgisi, sürekli değişen yazıişleri müdürleriyle birlikte değişmektedir. İlk çıktığında derginin yazıişleri müdürü Erden Kıral’dır, sahibi Fatma Bütün (Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney) gözükmektedir.

10. sayıdan itibaren dergi bir kez daha künye ve siyasi çizgi değiştirir; “Proleter Devrimci Kültür Mücadelesinde GÜNEY” olur derginin üst adı. Künyede yer alan bu ibareyle birlikte dergi dönemin Arnavutluk Emek Partisi çizgisine yakın bir siyaset izlemeye başlar.

“Güney” bir edebiyat, kültür sanat ya da son ibaresiyle “siyasi” bir dergi yeterliğinde görünmek istemesine karşın bunda başarılı olamadığı görülüyor o yılların diğer dergilerine göre.

"Güney" dergisi daha çok Yılmaz Güney’in adının yaygınlığından yola çıkan bir yayın organı görünümündedir. Bu nedenle her sayıda Yılmaz Güney’in yazdığı Haslet Soyöz'ün desenlediği “Oğluma Hikâyeler” vardır. Ayrıca Yılmaz Güney’le ilgili haber ve yazılara da yer verilmektedir ağırlıklı olarak.

Bunun yanı sıra dönemin politik atmosferine uygun olarak dergide “özel bölüm”ler yer alır: Ümraniye Halkının Direnişi, İran Devrimi, 1 Mayıs, Ekim Devrimi…

Dergide söyleşi yapılan yazar ve şairler: Zekeriya Sertel, Kemal Bilbaşar, Mevlüt Ekinci, Melike Demirağ, Fikret Otyam, İbrahim Başaran Balaban, Ruhi Su, Yaşar Kemal, Ömer Faruk Toprak...

Dergide ürünleriyle yer alanlar: Emil Galip Sandalcı, Ali Yüce, Metin Güven, Büşra Zarifoğlu, Enver Gökçe, Mahmud Derviş, Kadri Öztopçu, Neyyire Özkan, Nermin Yolaç, Haşmet Zeybek, Arif Damar, Orhan Kotan, Hulki Aktunç, Seyyit Nezir, Gündüz Vassaf, Ahmet Ada, Tahir Abacı, Ersan Sarıkaya, Mithat Topçu, Nihat Behram...

Bir dergi için kısa sayılan bir ömrü, 14 sayılık çalkantılı bir yayın serüveni olan "Güney"in Şubat 1979’da sıkıyönetimce yayınına son verilir.

Yayımlandığı yıllarda "Güney" dergisinin ilk sayılarını on dokuz yaşımın heyecanıyla alıp okumuştum. Aradan yıllar geçiverdi, oradan oraya göç ederken bazı kitap ve dergilerle birlikte "Güney"leri de kaybetmişim.

“Güney” dergisinin ilk sayılarına, yayımlanışından 44 yıl sonra güç bela ulaşabildim. 2. ve 3. sayılar bitişik sayı olarak çıkmış. İnternetten araştırdım, eksik olan 5, 7, 10, 12,13 ve 14. sayılar da kargoyla geldi.

    11. sayıyı ise hiçbir yerde bulamadım. Yılmaz Güney’den yadigâr  “arkadaş”ımız Tahir Yüksel sağ olsun taratıp gönderdi 56 sayfalık dergiyi bana. İyi bir baskıcıda tıpkıbasım dergi haline getireceğim PDF sayfalarına kopyalanmış Güney dergisinin 11. sayısı.

    Böylece elimde 14 sayılık bir toplam oluşacak...Güney dergisini 40 yılı aşan bir zamanın süzgecinden geçirip inceleme yapmam için yeterlidir sanırım.

     Yılmaz Güney’in 85. yaş gününe armağan bir yazı yakında ortaya çıkacak sanırım.


Bir Derginin Ardında Uzun Koşu



Bir Derginin Ardında Uzun Koşu

"Sanat Emeği" dergisiyle birlikte eş zamanlı olarak internetten istettiğim "Militan" dergileri iki cilt halinde bugün elime ulaştı.

Uzun yıllar bir kitabevinin tozlu raflarında beklediği belliydi. Mavi cildi solmuş kenarları kitap tozlarıyla kaplanmıştı. Derginin içi ise tertemizdi. Belli ki titiz, dergileri özenli okuyan birinin kütüphanesinden çıkmış, sahafların tozlu raflarına gelip konmuştu. Şimdi benim elimin altındaydı 1970'lerin kallavi dergisi “Militan” 18 sayısıyla.

"Militan" 46 yıl önceki bir dergi. Kurucuları Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram. İlk sayısı Ocak 1975'te çıkmış. Ben o yıllarda bir lise öğrencisiydim, edebiyat, şiir sadece okul kitaplarındaydı bizim için. Güncel siyasetin iyice ısındığı Faşist saldırıların yoğunlaştığı dirim-kalım sonraki yıllar.

Bugün "Militan" dergisine daha soğukkanlı bakabiliriz. Ben de öyle yapacağım. Epey gecikmiş olsa da daha önceleri bazı sayılarını okuduğum dergiyi birinci sayısından kapandığı 18. sayıya değin ayrıntılı okuyup inceleyebileceğim. (Ahmet Özer, kütüphanesindeki fazla dergileri bana vermişti, aralarında Militan'ın bir iki sayısını da vardı.)

Aslında "Militan" dergisinde bir şiirin ardına düşmüştüm. Ataol Behramoğlu'nun "Yılmaz Güney İçin" adlı şiirine künye arıyordum SarmalÇevrim dergisinde yazacağım yazı için. Ataol Behramoğlu'nun şiiri ilk olarak nerede yayımlanmıştı, hangi dergi ya da kitapta yer almıştı? Bu kısacık bilgiye bir türlü ulaşamıyordum.

SarmalÇevrim dergisinin Kasım-Aralık 24. sayısına “Yılmaz Güney’e Adanmış Şiirler” adlı araştırmamı hazırlarken Ataol Behramoğlu’na e- postayla kısa bir ileti yazıp şiirin yayın bilgilerini sormuştum. Ataol Behramoğlu hatırlayamadığını söyleyip kendisiyle ilgili tez hazırlayan akademisyene yönlendirmişti beni. Oradan da bir bilgi çıkmadı.

Araştırmacı Turgut Çeviker'le küratörlüğünü yaptığı Tevfik Fikret sergisindeki görüşmemizde bu şiirin "Militan" dergisinde yayımlandığını söylemişti.

Şiirin künye bilgisine ulaşmak isteği, "Militan" dergisinin tüm sayılarını edinmeye kadar götürdü beni nihayetinde. Elimde hazır bir ipucu vardı artık. "Militan" dergisinin sayfalarında meraklı bir yolculuğa başladım. Ne var ki defalarca dergiyi baştan sona taramakla birlikte Ataol Behramoğlu'nun şiirine yine de rastlayamadım. Acaba Turgut Çeviker'in söylediği başka bir dergi miydi?

Yılmaz Güney'e adanmış şiirin künyesine ulaşmaya kararlıyım. Belki bir gün bir dergide ya da bir kitapta karşılaşırım Ataol Behramoğlu'nun şiirinin tam künyesiyle:

 

              YILMAZ GÜNEY İÇİN

Bütün halklar gibi güzel olan halkımız

      Sende kendini görüyor, var olduğunu
      Ve bu çocuk gibi sevindiriyor onu


      Halkımızın hareketleri

      Yansıyor senin hareketlerinde
     
      Gülmesi, konuşması, yürümesi

Seni yok saymak için cüceler
      Uğraşadursunlar

      Sen varsın. Çünkü Türkiye var.
 

(1973) 

ATAOL BEHRAMOĞLU

 

Dergilerin Bir Hikayesi Vardır


DERGİLERİN BİR HİKÂYESİ VARDIR...

 

Bende dergi merakı, edebiyat dergisi izleme, okuma tutkusu ne zaman başladı... Zamanın eğri büğrü yollarında dergilere sevdalı serüvenime doğru bir yolculuk yapmam gerekiyor bu soruya yanıt bulmak için.

Milliyet gazetesi 1970'li yılların sonlarına doğru "sanat" eki veriyordu. Gazete sayfası boyutunda olan "Milliyet Sanat" eki önceleri gazetenin içinde bir sayfaydı; katlanıp bıçakla kesilince dergi halini alıyordu. Dedemin atölyesine her gittiğimde gazeteye bir göz atarken eki de merak edip okumaya başlamıştım. 1970'lerin hızla değişen toplumsal atmosferinde daha çok "siyasi" dergiler ilgimi çekiyordu. Şimdi burada adlarını sayamayacağım kadar çok "fraksiyon" dergisi çıkıyordu 1970'lerde. Bizi daha çok siyasi dergiler heyecanlandırıyordu. O yüzden sadece "Milliyet Sanat" ekini şöyle bir okumuşluğum vardır 1970'lerin ikinci yarısını geçerken.

Yıl 1978 olmalı... Trabzon’da Uzunsokak'ta yeni açılan Barış Kitabevi'nde Yılmaz Güney'in "Güney" dergisine rastlıyorum. "Güney"i takip etmeye başlamıştım. Bana göre "siyasi" bir dergiydi. Barış Kitabevi'nde başka sanat-edebiyat dergilerini de görmüştüm ne var ki ilgimi çekmemişti o yıllarda.

Dönemin etkili dergilerden biri de "Sanat Emeği" idi. İlk sayısı Mart 1978'de çıkmıştı. Yıllar sonra Beyoğlu'nda Sahaf Festivali'nde takım halinde "Sanat Emeği"ne rastladım bir sergide. Sahaf o zamana göre yüksek fiyat söyleyince almaktan vazgeçtim.

1980'li yıllardan bu yana dergilerin tutkulu bir izleyicisiyim. Belli başlı edebiyat dergilerini 40 yıldır okurum, biriktiririm. "Sanat Emeği" dergisinin de eksikliğini her zaman hissederim. 1970'li yılları incelemede kaynak oluşturabilecek bir birikime sahiptir. O gün Beyoğlu'ndaki sahaftan "Sanat Emeği" takımını almadığıma çok pişman olmuştum. Aradan nice zaman geçti dergi hep aklımdaydı.

Öyle dergiler vardır ki bir dönemi anlamak için sıkça o dergilere başvurmak durumundasınız.

"Militan" dergisi de 1970'li yılların başlarında devrimci sanat- edebiyat anlayışıyla yola çıkan bir dergiydi. 18 sayı çıkan bu dergiyi de edinememiştim. "Militan" dergisi de kütüphanemde olsa ne iyi olurdu.

Şair arkadaşım Çağın Özbilgi, geçen gün Facebook sayfasında "Ludingirra" dergisinin kapaklarını paylaşınca ilgimi çekti bu genç şair arkadaşımın dergi tutkusu. O da benim gibi iflah olmaz bir dergi izsürümcüsüydü demek ki. Çağın'la epeyce söyleştik eski dergiler üzerine. Ona "Sanat Emeği" ve "Militan" dergilerinin tüm sayılarını aradığımı söyledim. Çağın, sağolsun hemen linklerini gönderdi. Bu tür "nesli tükenmiş dergiler"i internette ancak belli başlı sahaf sitelerinde bulabiliyorsunuz; o da "fahiş" fiyata. Ben de öyle yaptım hem "Sanat Emeği" dergisinin takımını hem de "Militan" dergisinin bütün sayılarını sipariş verdim. Çağın en ucuz dergileri bulmuştu benim için internetten.

"Sanat Emeği" dergilerim bir günde geldi. Demek İstanbul'da, yakın bir sahaftaymış. 31 sayı takım halinde ama ciltlenmemiş. Ne var ki Temmuz 1978, 5. sayının kapağı yoktu. Artık o kadar kusur da olsundu. Dergiler bir kitabevinin ya da sahafın deposunda yıllarca kalmış anlaşılan. Her tarafı kitap tozuyla sararmış solmuştu. Eh aradan 41 yıl geçivermiş onca zamana iyi dayanmış dergiler. Dışı ve kenarları solgun da olsa "Sanat Emeği"nin içi pırıl pırıldı.

Çıktığı yıllarda okuyamadığım "Sanat Emeği" dergisini 41 yıl sonra okuyacağım, inceleyeceğim. Belki birkaç ilginç konu bulup izini sürerim. Sonuçta bir dergi okuma şöleni beni bekliyor.

"Sanat Emeği"nin son sayısı, 31. sayısı Eylül 1980'de çıkmış. 12 Eylül Faşist darbesiyle derginin yayın hayatı şrakk diye kesilmiş... 12 Eylül'ün kültüre, sanata, kitaba, dergilere zulmü saymakla bitmez. "Sanat Emeği"nin Ekim 1980, 32. sayısının çıkamaması, 41 yıl sonra da akılda tutulması gereken bir hesaplaşmadır.

1970'lerin kallavi edebiyat-sanat dergisi "Militan" da kargodan gelince onunla ilgili küçük bir serüvenimi anlatacağım.

Dergilerin de bir hikâyesi vardır hayatımızı sürükleyip götüren anılar boyunda...